Mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Gene İyi Dayandık - Suavi Süalp

 
Bu yazının sonunda, ortaya bazı gerçekler çıkacaktır.. Bu gerçekler belki de dünyanın gidişini değiştirmeyecektir, ama, bu satırların yazarı olan benim, Suavi Süalp’in, Türkiye’nin en çok kazıklanan yazarı olduğunu kanıtlaması bakımından ilgi çekecektir.
Tabii kitap alınıp okunursa..

Ben yazarlığı bir televizyon programında bana spikerin bir soru sorması için başlamadım. Zaten yazarlığa başladığım zaman Türkiye’de televizyon yoktu.

Geçimini yazı yazarak kazanmaya çalışanlara yazar denir. Bu, yazarın çok ilkel bir tanıtımı olsa da, bu kısa tanıtım içinde çok önemli bir gerçek vardır. Geçimini kazanmak için yazı yazmak. Yani, geçimini kazanmak için araba kullanmak, berberlik yapmak, ayakkabı tamir etmek gibi..
Lafı nereye bağlayacağım diye düşünmeyin. Gayet basit, ben otuzsekiz yıllık yazarlık hayatımda tahminen 354647489983736353637387362782 (boşuna okumayın) kelime yazı yazarak bir rekor kırarken, bu yazdığım yazıların bedeli olan paranın yüzde birini ancak kazanarak, yüzde doksandokuz kazık yedim.
Kimden mi?.. Önce tabii bizim meşhur Babıali olmak üzere, filmci, tiyatrocu, komik, şovmen, lokantacı, hayır cemiyetleri, özel şirketler ve birtakım özel ve tüzel kişilerden...
Beni neden bu kadar sömürdüler?
Gene de bu işin arkasında süper güçleri, yani Amerika veya Rusya’yı aramadım değil. Fakat ne Amerika, ne de Rusya, benim gibi küçücük bir yazarı sömürmek için gizli teşkilatlarını uyaracak zahmete neden girsinler?.. Sonra, oyunlarımı, senaryolarımı, yazılarımı alan gazeteleri, dergileri, tiyatroları, film prodüktörlerini, şovmenleri, komikleri ve öbür kimseleri Amerikan ve Rus ajanı olarak suçlamam yakışık almaz.. Ama beni yıllardır sömürenlerin bu ajanlardan daha az gaddar olduklarını kanıtlayamam..
Ayrıca bu kişilerin içinde benim eserlerimin altına kendi imzasını atacak kadar laubali olanlar, paramı vermek için alacağım paranın yirmi katı yol parası vermeme neden olanlar, yazdığım yazılardan pasajlar araklayıp sahnelerde oynayanlar, koskoca bir tiyatro oyununu ad değiştirerek turnelerde bütün yaz boyunca oynayan tiyatrocuların yaptıkları herhalde bir gizli ajanın yaptıklarından pek de ufak şeyler değildir. Ayrıca badman, yani kötü adam, ajan, yani casus kimseyi sömürmez, sadece para karşılığı en adi numaralara yatar. Hatta ajanın bir yerde aldatılmış ve terkedilmiş bir tarafı da vardır.
Neden beni sömürenlere, yani iyi niyetimi, kafamın ürünlerini, saf köylünün portakal bahçesini ucuza kapatan madrabaz gibi üçkâğıda getirenlere bu kadar gıcığım var? Bana neden hep kazık atmışlardı? Alnımda “Bu adam hıyardır” diye mi yazıyordu?
Sabahlara kadar, gözlerim kan çanağına dönene değin yazı makinasının başında inekleyip yazdığım senaryoları düşündüm.. Paralarının onda birini alamadığım, para yerine bono adında kâğıt parçaları hatta feshane malı ikibuçuk metre elbiselik kumaş aldığım ve tekrar tekrar yazdığım senaryoları.
Birileri kafamın içine el atmıştı yıllarca. Oradaki ürünleri araklayıp para haline getiriyorlardı. Sireno Dö Bercerak (doğrusunu bilen varsa yazsın) olsaydım ve gerek zekâmla, gerek kılıcımla bu herifleri hizaya getirseydim..
Birden karşıda, vaktiyle bana kazık atan bir tiyatrocuyu gördüm. İki oyunumu, okumak için almış ve sonra:
“Ah oyunlar, Zeyrek yangınında yandı Suavi Beyciğim. Bilseniz size karşı ne kadar mahcubum. Ama siz maşallah bu kafayla iki günde, tıkır tıkır daha iyisini yazıverirsiniz” demişti.
Elimde olmadan ve biraz önce içtiğim rakının etkisiyle: “Hırsız herif” diye biraz kuvvetle bağırmışım.
Tuhaf değil mi, o anda bir alay adam dönüp baktı. Ben o anda o bakanların hangi konuda hırsız olacaklarını mı düşünecektim. Gözümü armutların en iyisinden alan tiyatrocuya dikmiştim. Bu herif yıllardır Fransız vodvillerini araklayıp, kendini tiyatro yazarı sanan ve Fransızca bilen bir herife üçbuçuk kuruşa tercüme ettirip oynardı. Oynarken de hep dilini çıkarırdı. Adını hatırlamıştım, ama burda yazarak teşhir etmek istemem. Manavın karşısında sahnede yaptığı rolü tekrarlayıp komiklikler ederek kesekâğıdına bir armut fazla atmaya çalışıyordu..
Dönüp yürüdüm. Peki bu adamlar neden tiyatrocu, artist, filmci oluyorlardı. Çoğunun bu gibi sanata ilişkin şeylerle gerek görgü, gerek bilgi, gerek adamlık, gerek incelik ve estetik, zevk, gerek tip bakımından en ufak ilgileri yoktu. Bir gazinonun önüne geldim. Müthiş Komikler, Arsız Köpekler.. Bu ikisini iyi tanırdım.. Nasıl tanırdın? diye bir soruyla karşılaşmayacağıma emin olarak gene de şunu belirtmekte yarar var.
Bu Fazıl ile Hüsnü adındaki iki acayip yapılı herif seyirciden çok kendileri güldükleri, iyi köpek taklidi yaptıkları için isim olmuşlardı. Şişmanı ilkokul ikiye kadar okumuştu. Zayıfı Lorel taklidi yapardı. Babası eski bir hırsızdı. O kadar ağzı kalabalıktı ki, on dakika içinde kafaya almayacağı adam yoktu. Beni de bu Fazıl adındaki karavata getirmişti:
“Canım ağbiciğim.. Canım babacım. Üstadların bir tanesi.. Yani senin o Maydonoz dergisindeki şeylerinle büyüdük.”
Benim neyimle büyüdüklerini bu kadar açık söyleyenlere karşı bir sevgi duyduğumu anlamıştı:
“Babacığım. Sen şimdi ne yap biliyor musun? Başka hiçbir komiğe şov yazma. Yazma baba, ne yazıyorsun? Seni harcıyorlar.”
“Bak nasıl anladın...”
“Tabii, değil mi ulan Hüsnü?.. Baba sade bize yazsın, haftada da bin kâğıdını temiz alsın.”
Hüsnü Fazıl’a “çıldırmış mı acaba” gibilerden baktı. Hep onun sözlerini onayladığı için:
“Tabi temiz alsın” dedi.
Ve bir gazoz içerek Arsız Köpekler’in yazarı oldum. Arasına kopya kâğıdı koyarak da iki nüsha şu anlaşmayı yaptık: Bir tarafta yazar Suavi Süalp ve öbür tarafta Arsız Köpekler Fazıl ve Hüsnü şöyle anlaşmışlardır:
1- Yazar bütün yazdıklarını Fazıl ve Hüsnü için yazar..
2- Her hafta mubarek Cuma günü bin kâğıdını alır...
3- Eserlerin bütün hakkı Arsız Köpekler’indir.. Yazar Suavi Süalp eserlerini başkasına satamaz.
4- Komiklik tutmazsa yazar yenisini yazar.
5- Şarta uymayan taraf öbür tarafa 2 milyon lira maddi ve manevi tazminat ödemeyi şimdiden kabul eder. İhtilaf vukuunda başvurulacak mercii İstanbul yargı organlarıdır.
Ve imzalar. Bu kadar ciddiyet içinde yapılan bir işte hile olmazdı. Ben hemen o Cuma 1000 liranın hayaliyle aklıma gelen bütün komiklikleri sıraladım. Bunlarla Arsız Köpekler on yıl idare edebilirlerdi. Veee öyle de oldu..

Şimdi biri çıkıp, utanmadan şu soruyu sorabilir:

“Peki, her hafta bin liranızı aldınız mı?..”
Hayır. Alamadım, çünkü Arsız Köpekler perşembe günü İzmir Fuarı’na gitmişlerdi. Gazinoya gittiğim zaman program yoktu. Vakfıkebirlileri Sevenler Derneği üçyüz çocuğu sünnet ettiriyordu. Anlatabildim mi?
Arsız Köpekler afişte bana, “Nasıl seni kazıkladıkdı baba” dercesine bakıyorlardı. Arsız iki köpek.. İki tanınmış sanatçı. O anda ayağımı koklayan bir köpeğe elimde olmayarak bir tekme attım. Beni köpek gibi mazlum bir hayvandan soğutan ve köpek adını lekeleyen bu iki herifin afişine bir tükürük sallayarak yürüdüm.
En iyisi ben afişlere bakmaması gereken adam olduğumu bilmeliydim. Çünkü sinema, tiyatro, gazino, konser afişleri, her an karşıma yediğim kazıkları çıkarmak ve anımsatmak bakımından uyarıcı birer tehlikeydiler. Bir de bana alamadığım paraları alsaydım nelerim olurdu gibilerinden bir kuruntu gelmişti. Hani bazı adamlar yaşanmamış günleri yaşamış gibi olurlar ya.. Ne demekse.
Sinir ve Ruh Hastalıkları Mütehassısı Bedri Ruhlananduman diye bir tabelaya doğru yürüdüm. Birden içeriye girdim. Bacaklarının tatlı yuvarlaklığı hayatın yükünü unutturacak kadar hoş bir hemşire. Hem hemşire, hem sekreter.
“Doktor Bey boş mu?”
“Taksi boş mu?” gibi sorduğum bu soruyu hemşire gene nazik yanıtladı:
“Randevunuz var mıydı?”
“Hayır, geçerken uğradım. Zaten hayatımda ilk defa bir ruh doktoruna giriyorum.”
“Bilmem ki. Doktor Bey şu anda içerde kendini dinliyor ama, bir sorsam mı?”
“Sorun.. Belki kabul ederler..”

Kalktı. Endamının çok güzel olduğunu kanıtlayarak yürüdü ve kapıdan girdi.. Ben oturduğum yerde bir an yutkundum. Beni şöyle bir şey kazıklasaydı yüreğim yanmazdı diye düşündüm. Çok tuhaf değil mi, kadınlardan hiç parasal kazık yememiştim. İlk karım hariç. O beni buruşturmuş ve elimde ne varsa alıp kapı dışarı etmişti.
“Manyak karı” diye söylendim. Bir sigara yaktım. Ellerim titriyordu. Ağzım kurumuştu. Her an bir şey yapabilir miydim? Ama ne yapardım?
Hemşire kapıdan çıktı:
“Doktor Bey sizi bekliyor. Buyurun Hulusi Bey..”
“Adım Suavi Süalp.”
Bu laflarım üzerine hemşirenin hemen “Aaaa meşhur yazar Suavi Süalp siz misiniz? O halde..” demesini bekledim ama, o hiç de entelektüel bir hemşire olmadığını belirten bir sesle:
“Sürahi Bey mi,” dedi. “Sürahi Sulak..”
“Hayır, Süvari Surat...”
“Sürat mı?”
“Hayır Murat!. Kızım sen boşver, ne yazarsan yaz” diyerek kapıyı vurup doktorun odasına daldım.
Ruh doktoru Bedri Ruhlananduman eski Alman şövalyeleri tipinde bir adamdı. Uzun boylu, baykuş bakışlı ve çok zayıftı. Parmağında mor bir şövalye yüzük vardı. Ağzının yan tarafı biraz aşağı doğru kayıktı. Burnu kemerli ve Joan Veismuller’e benzeyen saçları vardı.
Şimdi burda hiç gereği yokken ruh doktorunu tarif etmemden benim de iyice bir manyak olduğumu anlamışsınızdır. Ama bunu şimdi doktor daha açık seçik ortaya çıkaracaktı:


“Oturun.”
“Oturmam.”
“Nasıl isterseniz. Neler hissediyorsunuz?”
“Bu çok zor bir soru doktor. Ben aslında tek şunu hissediyorum.”
“Örneğin neyi?”
“Ben aslında yazarım. Yani işim yazarlık...”
“Vizitem bin liradır. Belirteyim.”
“Neden yazar olduğumu söyleyince vizitenizi öne sürdünüz?”
“Ben herkese sürerim.”
“Krem misin doktor?”

Bu tuluatlarla karışık matrağa doktor bir an zoraki güldü:
“Burada soruları ben sormaya alışığım.”
“Kötü alıştırmışlar. Efendim, ben yazarım, demiştim. Bu meslek aslında bu memlekette özelliği olan bir meslek midir, değil midir?”
Doktor bana, içersi dolu bir otobüse bakar gibi baktı.
“Bu ne biçim laf! Tabii her meslek gibi yazarlık mesleğinin de bir özelliği vardır.”
“Sağolun. Peki yazar, yazdıklarıyla geçinen adam olduğuna göre ve de kafa ürünü de bir ürün olduğuna göre, neden bu ürün para etmez bizim ülkemizde doktor?”
Doktor hep avanta tiyatro davetiyesi bularak tiyatroya giden ya da gazeteyi ondan bundan okuyan biri olduğunu anımsatan tedirgin bir bakışla kaçamak bana baktı:
“Öhö.. Demek ki etmiyor..”
“Ama hep bu ürünlerle gazeteler çıkıyor, kitaplar, tiyatro, televizyon oyunları, film senaryoları yazılıyor.”
“Beyefendi bunların sizin hastalığınızla ne ilgisi var?”
“Ben yazarım dedim ya.. Bu söylediklerimin hepsini yıllardır yaptım ve paramı alamadım..”
“Paranızı ben mi verecektim. Gidip alın..”
“Yani fikre, sanata karşı saygı yok..”
“Yoksa ben mi yok ettim beyefendi. Siz hastalığınızdan bahsedin.”
“Oturup geceyi gündüze katıp, kafanızı patlatarak bir oyun veya skeç yazıyorsunuz, bunu araklayıp beş kuruş vermeden oynuyorlar.”
“Ben mi oynuyorum kardeşim. Ben hayatımda tiyatroya bile iki defa gittim.”
“O da Cimri piyesine değil mi?”
“Nerden bildiniz?”
“Şimdi siz bir ruh doktoru olarak, böyle beyni sömürülmüş ve bunun huzursuzluğunu çeken birine ne tavsiye edersiniz?”
“Ben tavsiye falan etmem. Siz bana hastalığınızı söyleyin.”
Deminden beri anlattığım şeylerden bir bok çakmayan büyük ruh doktoruna ters ters baktım ve: “Ben kendimi çamaşır mandalı sanıyorum doktor, ne yapayım?” dedim. Doktor hemen, alıştığı bir derde hazırlanmış yanıtı patlattı:
“Kendini çamaşır sepetine at..”
“Sana bir şey diyeyim mi doktor, sen ruh doktoru değil su motoru bile olamazsın” dedim ve ordan çıktım.

Kaldığım otel odasında makinamın başına geçtiğimde biraz rahatlamıştım. Bana kazık atan atmıştı, artık bununla uğraşacak ne halim ne keyfim vardı. İçilen rakının davası olmazdı. Başımı kaldırdım, düşündüm, gözümün önünden türlü hareketler, film sahneleri, tiyatro galaları, şovlar geçti. Ödenmemiş bonolar, yukardan atılan şeref çiçekleri gibi uçtu. Bir arabanın üstündeydim. Kiralık bir katil, gez, göz, arpacık, beni tam birbirini dikine kesen çizginin ortasına almış tetiğe basacaktı ki, burnu kaşındı ve attığını tutturamadı. Ben gene yazacaktım..
Çalacaklar, gene yazacaktım. Yaşamak için değil, yazmayı sevdiğim için yazacaktım.
Oh be!.. Konyaktan hızla çektim ve aklıma gelen bir yazının başlığını atmak için tuşlara vurdum..
Suavi Sualp

ERKEK MİLLETİNDEN ''GÜZİN ABLA'' YAPARSAN....!!!

Sevgili Erkan Ağabey..
Bana yardımcı olursunuz diye size yaziyorum.

Gecen gün ise giderken kocami her zamanki gibi evde TV seyrederken bıraktım. Arabamla daha 500 metre gitmedim ki motoru stop etti. Hayli uğraşıp çalıştıramayınca kocamdan yardim almak icin eve geri dondum.

Eve girince gözlerime inanamadim. Kocam komsunun kizi ile birlikte. Ben 32 kocam 34 yasinda komsunun kizi ise 22. Biz 10 yildir evliyiz. Yakalanınca resmen çöktü ve itiraf etmek zorunda kaldi. 6 aydır birliktelermiş . .
Ne yapmalıyım lütfen bana yârdim eder misiniz?
Sevgilerimle Ayşe

CEVAP
Sevgili Ayse;

Hava soguksa hele bu tip kisa mesafelerde motor isinmadan fazla gaza bastıysan arabalar genelde bunu yapar.
Tekrar olursa Kaputu aç yakıt borularına şöyle bir bak ezilme cokuntu gibi bir sey var mı? Manifolt bağlantılarını ve karbüratörü gözden gecir.
Eğer bunlar sorunu cozemezler ise sorun yakit pompasinda olabilir. Bujilere yeterli elektrik te gelmiyor olabilir. (Araban tüplü mü benzinli mi dizel mi yazmamışsın). Sanırım yardımcı oldum.

Erkan agabey'in.. !!!!

Bir Delinin Mal Beyanı

1- Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen

2- Gökyüzünde bir bulut

3- Bitlis'te beş minare

4- Biri yazlık, biri kışlık iki platonik sevgili

5- Büro mobilyası ve çelik kapı üreten bir fabrikanın öğle üzeri yaslanıp sigara içilen beyaz duvarı

6- Islıkla da çalınabilen dört anonim türkü

7- Palandökende bir palan, iki döken

8- Kastamonu'da üç kasto

9- Üç fay hattı

10- Bir çarşamba, iki perşembe, üç cuma

11- Dünyada mekan

12- Ahirette iman

13- Denizde kum

14- Uzayda yerçekimsizlik

15- Bir çuval gazoz kapağı

16- Bir kibrit kutusu sigara izmariti

17- On sekiz saç biti

18- Biri İngilizce 6 adet küfür

19- Yirmi tane boş naylon poşet

20- Sevenlerin kalbinde kurulmuş bir taht

21- Bir sürü saç sakal, kıl, tüy, yün

22- Uç ayrı parkta, üç ayrı belediyeye ait, üç ayrı banka reklamlı bank

23- Bir ayakkabı çekeceği

24- İki büyük taş kütlesi

25- Bir adet ağaç gölgesi

26- Üç kuş kanadı sesi

27- Bir sürü kedi, köpek

28- Bir Marmara Denizi

29- Camına yaslanıp seyredilen iki piliç çevirmeci

30- Her akşam karıştırılan dört çöp bidonu

31- Çalıp çalıp kaçılan beş melodili apartman zili

32- Nakit 15 kuruş

33- Anne babadan kalma yarısı yaşanmış bir ömür

Metin Üstündağ


Neyzen' den Fıkralar

Doktor Fahrettin Kerim Gökay, 'içkinin zararları' konulu konferansını vermektedir.
Bir ara: 'rakının her kadehi, hayatımızı bir saat kısaltır' der.
Dinleyicilerin arasında bulunan Neyzen Tevfik, yerinden fırlayıp bağırır:
- Eyvah, yandık!
- Hayrola?
- Hesap ettim; meğer ben öleli tam kırk yıl olmuş.


Neyzen Tevfik'e doktor içkiyi men etmişti.Fakat Peyami Safa bir gün
üstadı ziyarete gittiğinde odanın bir köşesinde bir fıçı şarap gördü.
-Bu ne bre üstad? Diye sordu. Hani sen artık içmeyecektin?
-Ne yaparsın evlat, içmezsem kuvvetten düşüyorum.
-Peki içkinin faydası oluyor mu?
-Ne diyorsun olmaz olur mu? Mesela bu fıçı buraya ilk geldiği zaman
yerinden kımıldatamıyordum şimdi iki elimle kaldırabilirim..

Yesilayci bir profesör, "içkinin zararlari" konulu bir konferans veriyormus.
Konuşmasinin bir yerinde dinleyicilere sormus:
" iki kovadan birine raki digerine su doldurup bunlari bir eşegin önüne koysak, eşek hangisinden içer acaba "
Dinleyiciler hep bir agizdan " Suyu " demisler. "
Neden suyu içer" demis profesör,
Neyzen hemen atilmis " Eşekliğinden "

Suavi Süalp' ten bir öykü...

  .... Sümbül Tozar Taşkasaplı olup, babası ve anasının bütün ısrarlarına rağmen meşhur olmayı kafasına koymuş, daha on iki yaşında Çifte Saraylar bahçesinde Kör Muhittin'in himayesinde ilk şarkısını söyleyerek istikbalde iyi bir şarkıcı olacağını isbat etmiştir...


.....Sümbül daha tozmaya on yaşında başlamış, üst kattakilerin oğluyla Yıldız parkında tozarken, fazla toz kaldırdığı gerekçesiyle karakolu boylamıştır.


.... Sümbül (asıl adı Makbule) serbest hayata atılacağını babasına haykırarak söylemiş; babasının nüzül, anasının felç olmasını takmayarak, arkadaşı bir şoförün taksisine atladığı gibi, soluğu Taksim'de almıştır.


.... Çiçeği burnunda bir kız olan Sümbül'ü "Radyonun Sesi" muhabirlerinden Sadrettin Kaşık; "Seni tanınmış şarkıcı yapacağım!." numarasıyla yemeye kalkmış, fakat Sümbül onu uyutarak mecmuada poz poz resimlerinin çıkmasını becermiştir.


....... Harbi bir kız olan Sümbül, "hayat mektebi"nde okuduğundan, hususi tahsiIli olduğunu herkese söylemekten çekinmemiş ortanın ikisinden tasdikname alıp kendini müzik piyasasının kollarına atmıştır..
....... Fakat piyasanın kurtları bu ufak tefek yumurta gibi kızı araklamaya kalkmışlar, Sümbül bu kurtların üstüne D.D.T. dökerek onlardan kurtulmasını bilmiştir... Kendi deyimiyle çok çakal bir kız olan Sümbül, klarnetçi Hüsnü Şenüfler'le bir zaman kırıştırmış, fakat şöhret olunca Hüsnü'yü klarnetiyle başbaşa bırakıp tüymüştür..


...... Arka arkaya bir çok erkeğin canını yakan Sümbül'ün adı fındıkçıya çıkmıştır. Fakat Sümbül, bir basın toplantısı yaparak hiç fındık sevmediğini ağlayarak gazetecilere anlatmıştır...


...... Bu arada sık sık kalbi dolup boşalan Sümbül, birçok erkekle neşesini bulmuş, ama kimi sevdiğini bir türlü çıkaramamıştır...


...... Sahnede şöhretini sağlamlaştıran Sümbül, filim piyasasına atılmış ve "taş bebek" numarasıyla isim yaparak türlü filimlerde, romantik kız, cazip kadın rollerine çıkmış, fakat bunlardan da bıkmış, bu arada bir çok erkeğin yuvasını şakır şakır yıkmıştır...
....... Sümbül tozmaktan erkeklerin kalbine girememiş, girdiği kalptede en fazla üç ay kalarak başka yere taşınmıştır..


...... Bir zaman sonra Sümbül, sosyetenin bile adını ettiği fanfatal bir kadın olmuş, sosyete aşklarıyla ün yapmaya başlamıştır...
....... Yalnız Sümbül; erkleri, çantasındaki pudriyer gibi gördüğünden, hiç bir erkeğin patentine girmemiş ve firmasını yürütmesini bilmiştir. Bu arada Bebek'te denize nazır bir de kat alan Sümbül, gazino, film, gece hayatı, çılgın yaşama yüzünden; üç kere sürmenaj, beş kere kamuflaj olmuş, bir kere kendini balkondan atarken hizmetçisi Ziynet tarafından belinden yakalanarak yukarı çekiImiştir... Aradığı erkeği hâlâ bulamayan Sümbül, o erkeği bulmak için İstanbul'un altını üstüne getirmiş, hatta gazetelerdeki kayıp ilânlarına bile vermiştir...
....... Sümbül bir zaman sonra, belki aradığım erkeği bulurum düşüncesiyle turnelere çıkmış; Adana, Ankara, İzmir'in altını üstüne getirdiği halde herifi bir türlü saklandığı yerden çıkaramamıştır...
....... Sümbül, artık; tipini aramaktan vazgeçmiş olup, kendini sonsuz ve çılgın maceralara vermiştir...
....... Şimdiki prensibi gönlünce yaşamaktır...
....... Bal gibi de yaşar...
....... Sümbül hususiyet bakımından öbür kadınlardan pek ayrılmaz. Fakat muhabbette üstüne yoktur. Bozulduğu zaman eski mahalle Iisanını kullanmasını bilir... Erkek kızdır.
....... Dostluğa çok kıymet verir...
....... Para onun için şimendifer, kendisi istasyondur...
....... Söz verdi mi, ölse gelir... Palavradan hoşlanmaz... Hayat kızıdır... Kapak kızı değil....
................................ ..... BİTTİ

Salla Başını, Al Maaşını

Tatar ağası gibi dolaşma böyle yaya
El oğluna baksana,ne ar kalmış ne haya
...Sende bir dayı bulup sırtını ona daya
...O ne derse huuu.. diye salla hemen başını,
El oğuştur,gerdan kır,al gitsin maaşını.

Bir kalantor görünce yerlere kadar eğil,
El pençe divan dur,bu şerefsizlik değil,
Uşaklığı meziyet,riyayı fazilet bil.
O ne derse huuu.. diye salla hemen başını,
El oğuştur,gerdan kır,al gitsin maaşını.

Kör dayıya şehla de,incitme düztabanı,
Düşküne nasihat ver,kodamana abanı.
Zengin ol,sende aşır her dağdan arabanı,
Tekerine taş korlar,sallamazsan başını,
Uslu otur,hoş geçin,al gitsin maaşını.

Köpeklerle hırlaşma,tepişme piç katırla,
Hamamda kavga olmaz,soyu bozuk natırla.
Kulağına küpe yap bu sözümü hatırla.
O ne derse huuu.. diye salla hemen başını,
El oğuştur,gerdan kır,al gitsin maaşını.

Diyorlar ki,taç bile,baş eğmezse konmaz,
Önünde eğilene kılıç dahi dokunmaz.
Dik durdukça bu başın,devlet kuşu da konmaz,
Bu dünyada kaide sallamaktır başını,
El öpüp,etek öpüp,almaktır maaşını.

Bir soğan soyulurken yaşarıyor da gözler,
Hazine soyulurken aldırmıyor öküzler,
Hayadan eser yoktur,nafile bütün sözler,
Beyhude inat etme,salla hemen başını,
Gerdan kır,belini bük,al gitsin maaşını.

Abdullah ÇAĞLAYAN
1941


(O tarihlerde Antalya Defterdarı olan Abdullah Çağlayan bu hicvi 1941'de yazmış, hakkında soruşturma açılmış ama, savcılık bu dizeler ve diğerlerinin suç değil, gerçek olduğu gerekçesiyle dava açılmasına gerek görmemiştir.)