Bütün suç beynimiz ve genlerimizde. Bir tarafta hipofiz bezi, diğer tarafta oburluk geni var.
Bir tür davranış bozukluğu olarak kabul edilen yeme bozukluğu, şişman ve bir o kadar mutsuz ve güvensiz insanlar yaratıyor. Ancak bu mutsuzluktan kurtulmanın çaresi yok değil...
Şişmanların kişilik özelliklerini ortaya çıkarmak için yapılan bir çalışma, şişman kadınların normal kilolu olanlara göre daha hassas, alıngan ve sıkıntılı olduklarını ortaya çıkardı. Obezite, yani şişmanlık hastalığı, hem erkeğin hem de kadının üzerinde önemle durduğu sağlık sorunlarından birisi. Vücudun genel görünümünde ortaya çıkan şekil bozukluğu, ilgili kişi için başta ‘‘beğenilmemek’’ olmak üzere bir çok olumsuz duygulara yol açıyor.
İnsanların, gergin, sinirli, mutsuz anlarında yemeğe karşı aşırı istek duymalarından yola çıkan uzmanlar, obezitenin değersizlik duygusuyla birlikte seyrettiğini bilimsel araştırmalarla kanıtladılar. Ne şekilde izah edilirse edilsin, ruh bilimciler aşırı yemenin ve şişmanlamanın temelinde sıkıntı, özgüven eksikliği ve hatta depresyonun yattığında hemfikir. Uzmanların ortak tezi, şişman kadınlarda, kızgınlık, öfke hali, sıkıntı ve suçluluk duygusunun, şişman erkeklerde ise, öfke hali ve cinsel kaygıların çok daha güçlü olduğu.
TEDAVİSİ MÜMKÜN Aşırı yeme hali ve beraberinde getirdiği şişmanlık, hipofiz bezinin fazla uyarılmasıyla ilgili. Bu kimyasal bir olay, obezite de tedavi edilmesi gereken bir hastalık. Burada devreye beslenme uzmanları ve yardımcı güç olarak da psikologlar giriyor.
13 yıl önce kurulan Davranış Bilimleri Enstitüsü'nden Klinik Psikolog Dilek Doğu'ya göre, aşırı şişmanlığın kökeninde ebeveynlerin hatalı tutumları yatıyor. Çocuklarını küçük yaşlardan itibaren, şekerli besinlerle ödüllendirmeyi tercih eden anne ve babalar, günümüzün şişman insanlarının yaratıcısı. Şişman nesillerin önüne geçmek için, beslenme alışkanlıklarının değişmesi gerektiğini belirten Dilek Doğu, yeme kültürünün bebeklik döneminden itibaren oluştuğunu söylüyor.
İştah konusuna gelince, bazı dönemler insanların iştahını kabartıyor. Kadınlarda regl dönemleri, soğuk havalar, hamilelik bunlardan bir kaçı. İştahı açan bir diğer etken ise, yasaklar. Çok katı bir diyet, aslında iştahı kapatmak bir yana, açıyor. Psikoloji alanında çok özgün araştırmaları olan Schacter'ın yaptığı bir deney, şişman insanların davranış biçimini gözler önüne seriyor. Bu deneyi, Dilek Doğu şöyle aktarıyor:
‘‘Bu uzun süreli sınava, hem zayıflar, hem de şişmanlık sorunu olan insanlar alınmış. Hepsinin önüne sandviçler konmuş. Sandviçlerini yiyenlerin, makinelerden ücretsiz olarak tekrar sandviç alabilecekleri söylenmiş. Şişmanlar, sandviçlerini bir çırpıda, zayıflar ise ancak acıkınca yemişler. Şişmanlar ikinci kez makineden sandviç almamışlar ama, zayıflar tekrar almışlar. Bunun çözümlemesi şu: Zayıf insanlar, açlıklarının, iç uyaranların farkındalar. Şişmanlar ise, görsel, dış uyaranlarla uyarılıp, yiyeceğe yöneliyorlar. Zayıflar ancak acıktıkları zaman yiyorlar. Şişmanlar ise, bir yiyecek gördükleri zaman iştahları kabarıyor. Doğru olan tez: Acıkınca yemek. Felsefe Uzmanı Erol Coşkuner'e göre, çok yememek için, çok yememe savaşını bırakmak şart. Beslenme bozukluklarında psikolojik yardımın faydalı olduğunu söyleyebilirim.’’
ZAYIF KADIN MODELİ Şişmanlık cinselliği de olumsuz yönde etkiliyor. Şişman kadınların cinsel orgazmı yaşayamadıkları bilinen bir gerçek. Çünkü şişman kadın, vücuduna güvenemiyor, rahat olamıyor, bu yüzden cinsellikten kaçıyor. Kendini sevilmeye değer görmeyen şişman kadın, sevilebileceğinin de farkına varmıyor. Kendisine bir çok kişinin arka planda yatan şişmanlık sorunuyla geldiğinden söz eden Klinik Psikolog Dilek Doğu, yaratılan ‘‘Güzel kadın zayıftır‘‘ yargısının, bir tür moda olarak görüldüğüne dikkat çekerek, şöyle konuşuyor:
‘‘4-5 kilo fazlası olan insanlar bundan etkileniyor. Şişman kişilerin ruh hali, toplumdan dışlanmışlık duygusuyla içiçe. Mutlu değiller, kendileriyle barışık değiller. Ergenlik çağındaki gençler, bu konuda çok yaralı. Kadınlar erkeklere oranla çok daha hassas. Terapiye de kadınlar çok daha açık. Şişmanlık her şeyden önce bir sağlık sorunu. 4-5 kilo fazla için hayatı zehir etmeye değmez. Ama aşırı kilolu insanların tedavi olmaları şart. Herkes manken gibi olmak zorunda değil. Ailelere büyük sorumluluk düşüyor. Çocukların midesini gereksiz yiyeceklerle doldurmasınlar.‘‘
Obezite Uzmanı Dr. Haluk Saçaklı
Mide açlığı ve duygusal açlık
Son 13 yıldan beri şişmanlık sorunuyla ilgilenen Dr. Haluk Saçaklı, obezite üzerine doktora yapmış. Halen hem Transmed'de, hem de Bodrum Dedeman Oteli'nde faaliyete geçen Life Style Sağlık Merkezi'nde yöneticilik yapan Saçaklı, sözlerine ‘‘Her kilo problemi olan obez değildir’’ diyerek başlıyor. Saçaklı, obeziteyi vücuttaki yağ oranının belli yüzdelerin üstüne çıkması olarak tanımlıyor. Kadınlar, yağ oranı, vücut ağırlığının yüzde 30'unu geçiyorsa ‘‘obez‘‘ sınıfına dahil oluyor. İdeal rakam, kadınlarda yüzde 23, erkekler için yüzde 17. Erkekte, yağ oranı yüzde 25'in üstüne çıkıyorsa, obezite kapıyı çalmış demektir.
Neden kilo alıyoruz? Bir kere bütün suç genlerde. Anne ve babası kilolu olan çocukların yüzde 80'inin kilolu olma ihtimali çok yüksek. Anne kiloluysa bu risk yüzde 40'larda. Şişmanlık, 6'ncı kromozomdaki bir hatanın sonucu gelişiyor. Oburluk geni 8 yıllık bir çalışma sonucu 1996'da tanımlandı. 6'ncı kromozomdaki bu hatalı gene, ’’ob-geni’’ adı verildi. Şişman insanların yaklaşık yarısında aşırı kiloların nedeni kalıtımsal.
Mide açlığı ile duygusal açlığın birbirinden ayırt edilmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Haluk Saçaklı, bunun yorumunu şöyle yapıyor:
‘‘Bir kere 90-60-90 diye bir ideal vücut ölçüsü yok. Her insanın yapısı farklı. İstekle ihtiyacını ayırt edebilen kişi, şişmanlıkla olan sorunlarının yüzde 50'sini halleder. Bazı insanlar vardır ki, gerçekten aşırı kiloludurlar. Bazıları da 3-5 kilo fazlalarını görünüm güzelliği kaygısıyla vermek isterler. Aslında amaç kilo kaybı değil. Önemli olan beslenme kültürünü değiştirmek. Kilosundan rahatsız olan insanları yemeye iten faktörleri anlamak lazım. Ondan sonra da tedavi geliyor. Kimseye sihirli bir formül veremeyiz. Bize yol gösteren modelin birinci unsuru, yeterli ve dengeli beslenme. İkinci unsur, bilinçli ve düzenli egzersiz, üçüncüsü ise, davranış düzenleme teknikleri. Kesinlikle diyet yok. Çünkü insanlar rejim kelimesini duyar duymaz dehşete kapılıyorlar.’’
Obezite Derneği Başkanı Selma Ünal
Beslenme davranışı yanlış
Selma Ünal, 1996 yılında kurulan Obezite Derneği'nin Genel Başkanı. O kendisini bildi bileli kilolu. Çocukluk dönemine uzanan kilolarının sorumlusu olarak memleketi Gaziantep'in kebap ve tatlılarını görüyor. Ailesi ve yakın çevresinin genç kızlık döneminde fazla kilolarını oldukça sempatik bulduğunu, zaman içinde beslenme tarzını eleştirdiklerini anlatan Selma Ünal, kilolarıyla ilişkisini şöyle anlatıyor:
‘‘İnsanın kendisini kilolu hissetmesi beyinde başlayıp, yine orada bitiyor. Bundan yaklaşık 10 yıl önce, yaklaşık 117 kilo olmuştum ve eşim bana 'Fil gibi oldun. Bu iş böyle giderse, evliliğimiz bitecek' tarzında bir konuşma yaptı. Ne yapacağımı şaşırdım ve çok kırıldım. Bu acı uyarı sayesinde, bilimsel bir rejime başladım. Eşimin sözleri kırbaç etkisi yapmıştı. 1.5 yılda tam 42 kilo verdim. Yeme davranışı kişinin kültürel ve sosyal yapısıyla ilgili. Türkiye'de beslenme davranışı yanlış kazanılmış. Herkes kendini eğitmeli. Amerikan toplumu gibi, Türk insanı da artık televizyon karşısında yiyip, içiyor. Bu konuda isteyen herkese yardımcı olabiliriz. Unutmayın ki, önemli olan herkesin kendisini iyi hissetiği kiloda olması.’’
Selma Ünal, hem akademik, hem de sosyal içerikli bir dernek olmak için ağır ama emin adımlarla ilerdiklerini söylüyor. Bilgi almak ve dayanışma için dernek telefonları: 0212. 663 27 63 - 64
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Venüs Projesi
Internette 100 milyon insan tarafından izlenen bir belgesel paranın olmadığı ütopik bir yeni dünya düzeni öngörüyor. Bu düşün gerçekleşmesi için 450 bin kişi destek veriyor.
Son iki yılda 100 milyon insanın izlediği bir belgesel, özellikle dünya gençleri arasında bir çılgınlığa yol açtı.
Zeitgeist_Addendum Türkçe Altyazılı - Geri Dönüş Yok - İzle
Venüs Projesi'nin anlatıldığı Future By Design belgeseli. (Türkçe altyazı ) İzle
Parasal düzenin tüm insanlığı hapsettiğini, büyük şirketlerin ve bankaların da bu sisteme yardım ettiğini savunan Zeitgeist belgeselleri, alternatif olarak paranın olmadığı yeni bir dünya düzenini ortaya atıyor.
“Venüs Projesi” olarak adlandırılan bu sisteme göre yeni dünyanın özgür vatandaşları, bilgisayarlarla yönetilen, kaynakların eşit olarak paylaşıldığı, çevre dostu kentlerde yaşıyor, kişisel uçaklar ve sürücüsüz otomobillerle dolaşıyor.
Belgeselin yapımcısı Peter Josephs ve Venüs Projesi’nin fikir babası ünlü fütürist John Frasco’ya göre, dünyadaki tüm sorunların kökeninde, para yatıyor.
Eğer, para ortadan kalkar ve dünyadaki tüm hizmetlerle mallar, yani ekonomik kaynaklar eşit olarak dağılırsa, barış ortamı oluşur.
İkili buna Kaynak Bazlı Ekonomi adını veriyor. Yani değiş tokuş değil, kaynaklar tüm topluma eşit olarak paylaştırılıyor.
Tüm dünyada büyük ilgi gören Zeitgeist belgeselinden sonra Venüs Projesi’nin daha da ilerletilebilmesi için California’da kurulan vakfa, 450 bin kişi üye oldu.
İKTİDAR YAPAY ZEKADA
- Venüs Projesi’nin öngördüğü şehirlerin özelliği, Sibernetik Yönetim.. Şehir merkezde, bu yapay zeka ile yönetiliyor. Buna göre, şehirlerin ulaşım, tarım, temizlik gibi tüm yönetimi büyük bir bilgisayara bağlı. Örneğin, tarım bölgesinde toprağın sulanması kararları, gelecek günlerdeki beklenen yağmur miktarı, topraktaki nem oranı ve daha birçok jeolojik bilgi analiz edilerek alınıyor. Ulaşım ise, araçlardaki ve yollardaki sensörler yardımıyla denetleniyor.
- İnsan yaşamı için gereken giyim, beslenme, ulaşım, barınma, sağlık hizmetleri gibi gereksinimler, teknoloji tarafından sağlanabilir. Buna tükenmeyen, güneş ve rüzgar enerjisi gibi çevre dostu enerji kaynakları da eklendiğinde, ortaya “mükemmel” bir toplum çıkıyor...
- Kaynaklar, eşit dağılacağı, enerji de tükenmeyeceği için insanlarda zaten parasal düzenin yarattığı rekabet ve hırs duygusu ortadan kalkıyor Bu toplum da, rekabet ya da para, şöhret ya da güç peşinde değil de, kişisel rüyalarının peşinde koşuyor.
- Para kazanma veya borç ödeme derdi ortadan kalkacağı için, aynı şeyi üreten onlarca fabrika da yok.
- Bir malı en kaliteli şekilde üreten birkaç fabrika, tüm talebe yetebiliyor. Para olmadığı için, bankacılık, sigorta, reklam, yatırım sektörleri de bulunmuyor.
- Alışveriş merkezlerinde alışveriş, paraya değil isteğe göre gerçekleşiyor. Yani isteyen, istediği şeyi, istediği zaman mağazaya girip alabiliyor.
- Ulaşım kişisel uçaklar veya sürücüsüz otomobillerle sağlanıyor. Evler daha önceden inşa edildiği için, isteyen istediği yerde yaşayabiliyor.
- İnsanlar, yaşamlarını istediği meslekle sürdürdüğü ve trafik olmadığı için stres bu şehre uğramıyor.
Sürücüsüz TAŞITLAR
Tek ve güçlü bir lokomotifin çektiği vagonlar, istendiği zaman yukarı veya aşağı hareket edebilecek. Böylece, tek bir lokomotif, birçok farklı noktaya vagon taşıyabilecek. Tren yolları katlı olacak. Böylece, bir istasyona gelindiğinde, bir vagon, otomatikman aşağı inebilecek ve diğer bir lokomotife eklenebilecek.
Otomobiller de Magnetic Levitation (Manyetik yükselme) prensibi ile çalışacak. Yani otomobiller, manyetik alan yaratarak, yerin birkaç santimetre üzerinde havada uçacaklar. Elektrik ile çalışacaklar. Şöför olmayacak. yolcuların sadece nereye gideceklerini sesli olarak söylemeleri yeterli olacak. Her birince sensörler olacağı için, takip mesafesi sabit kalacak.
Transparan Şehirler
Şehirler çember şeklinde inşa edilecek. Şehrin göbeğinde, kreş, eğitim merkezleri ve iletişim merkezleri olacak.. Çevredeki tarlalarda organik tarım yapılacak. Güneş ışığının bu bölgelere daha rahat gelmesi için binalar, transparan olacak.
Su üzerinde yaşam
Projede suyun üzerinde de yaşam var. Yapay adacıklara kurulan koloniler, enerjisini su altı dalgalarından elde ediyor. Deniz üzerindeki veya kenarındaki şehirler için tasarlanan gemilerde de trenlerdeki gibi “geçmeli” sistem olacak. Yani yük veya insan taşıyan “modüller”, lokomotif işlemi gören parçaya eklenip çıkarılabilecek.
Akıllı evler
Önceden tamamen çevre dostu olarak inşa edilen evler, istenen yere monte edilebilecek. Çevre ile uyumlu olarak inşa edilecek evler, isteğe göre deniz üzerinde, deniz altında veya dağların tepesinde kurulabilecek. Evlerin güneşe bakan pencereleri, güneş enerjisi üretiminde kullanılacak. Her biri 1.6 kilometre yüksekliğinde gökdelenlerde binlerce insan yaşayacak. Böylece kentlerde daha çok alan park veya ortak yaşam alanı olarak ayrılabilecek.
İstanbul, uçurumun kenarında
Guardian'ın ekonomi sayfalarında bütçesinden fazla harcama yapan şehirlere geniş yer ayrılırken, İstanbul'da bu kentler arasında gösterildi.
Amerika Birleşik Devletleri'nde 100'ü aşkın şehrin önümüzdeki yıl iflas edebileceği analizini sayfalarına taşıyan gazete, Avrupa'nın önemli şehirlerindeki durumu da 'Uçurumun Kenarındaki Avrupa' başlığıyla veriyor.
Küresel kredi krizini tahmin eden iktisatçılardan, Amerikalı analiz uzmanı Meredith Whitney, yerel ve eyalet düzeyinde borçlanmanın ABD ekonomisini bekleyen en büyük sorunlardan biri olduğunu ve ülkede iyileşme sürecini sekteye uğratabileceğini söyledi.
Whitney'e göre emlak sorununun ardından, en önemli konuların başında kent harcamaları geliyor.
Bu habere göre, Avrupa'nın kredi durumu kırılgan şehirleri arasında İstanbul da var.
Haberde öne çıkan satırlar şöyle:
"Türkiye'nin kadim metropolü, Avrupa'nın kredi notu "dökülen" şehirlerinden biri.
"Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan kusursuz konumu, ciddi zayıflıklarını gideremiyor.
BİRİKEN BORÇLAR
"Bunlara, kredi değerlendirme şirketi Standard&Poors'un son raporuna göre 'düşük ciro esnekliği ve gelecekteki reformlara dair durumun tahmin edilemez oluşu' da dahil.
"Ayrıca, şehrin yoğun yatırım talebi, yüksek bütçe açıklarına ve biriken borçlara neden oluyor."
Habere göre "İstanbul, özellikle giderek büyüyen mali sektörü kalkındırarak kazanç getirecek başka kaynaklar geliştirmeye çalışıyor ve cami kubbe ve minarelerinden oluşan meşhur kent siluetinde yeni camdan kulelerin belirmesi umudunu taşıyor."
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu ay içinde Ataşehir semtini, kentin mali kalbi haline getirme planları çerçevesinde İMKB'yi Asya tarafına taşıma planlarını dile getirmişti.
Haberde, Avrupa'nın uçurumun eşiğindeki diğer şehirleri olarak Napoli, Floransa, Madrid ve Barselona sayılıyor.
BBC Türkçe 21 Aralık 2010
http://www.hurriyet.com.tr/ekonet/16587838.asp?gid=303
ABD Dünyayı Nasıl Yönetiyor
Dünyada tek kutuplu Küresel Sistem 1990’lı yıllarda ortaya çıkarken, bu konuda hazırlıklar 1980’lerde başladı. 1982 yılında ABD Başkanı Ronald Reagan döneminde ABD’de Demokrasi Projesi (NED ) adı altında bir proje yaşama geçirildi. Bu projeye milyonlarca dolarlık kaynak ayrılırken NDI, IRI, Freedom House gibi organizasyonlar ile dünyada yeni bir dünya düzeni yaratma çabalarına girişildi. Son yıllarda bu projenin kaynakları milyar dolarları aşmıştır. Bu projede aktif görev alan George Soros’un yalnızca Rusya’da 2 milyar dolar para harcadıktan sonra Rusya’dan çekilmek zorunda kalması, harcanan paraların miktarını tahmin etmeye yetecektir.
İLGİNÇ İSİMLERNED, Freedom House, IRI, NDI gibi kısaltmalarla veriğimiz kuruluşlar, Yeni Dünya Düzeni’nin aktörleridir. Freedom House’n 2000’li yıllardaki Yönetim Kurulu Başkanı kim miydi : Eski CIA yöneticisi James Woolsey. IRI’nın yönetim kurulu başkanı Cumhuriyetçi Başkan adayı John Mc Cain, NDI’nin ise Cumhuriyetçi Dışişleri Bakanı Albright. Hatırlayalım, Albright, Colin Powell ile bir konuşmasında, eğer kullanmayacaksak devasa bir orduya neden sahip olalım diyen ABD’nin Demokrat eski Dışişleri Bakanı’dır. NED’in oluşumunda baş aktör olan Senatör Allen Weinstein ise bakın ne diyor : “Bizim bugün NED olarak yaptığımız, 25 yıl önce CIA tarafından yapılmaktaydı”
Bugün Yeni Emparyalizm terimini yalnızca bizler kullanmıyoruz.
Bakın CIA ajanı ve Yeni Türkiye Cumhuriyeti ve İslamsiz Dünya kitabının yazarı Graham Fuller ne diyor : “Emperyalizm” terimi pek de yanlış sayılmaz aslında. Resmi Batı emperyalizmi tarihinin sona ermesinden sonra bile modern çağda yeni emperyalizm biçimleri doğmuştur. Özellikle Ortadoğu’da İngilizler, “bağımsIzılığını” yeni elde etmiş devletlerin çoğunun yönetimini elinde tutmak için buralarda göreve itaatkar kişileri getiriyorlar... Bu süreçler Mısır ve Suriye ile birlikte Cezayir, Libya, Tunus, Ürdün ve Yemen’de yaşanmıştır (Graham E. Fuller, İslamsız Dünya, Profil yayıncılık, İstanbul, 2010, sy. 271). Daha sonra Afganistan’da ve Irak’ta yaşananları bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.
Graham Fuller’e göre, yeni emperyalizmin özellikle Ortadoğu coğrafyasında kullandığı yöntemler değişebilmektedir. Bunlar , ABD tarafından yapılan büyük yardımlar, ABD’nin kontrolündeki Dünya bankası’ndan kredi kullandırılması, askeri satışlar, diplomatik destek, askeri üslerin kurulmas, düzenli siyasi müdahale, bölgesel politikaların manipüle edilmesi ve askeri tehditlerdir (Graham E. Fuller, İslamsız Dünya, Profil yayıncılık, İstanbul, 2010, sy. 272). Bütün bunların yaşanmadığı bir gelişmekte olan ülke gösterebilir misiniz?
ABD, dünyanın her yerinde olduğu gibi, Orta Doğu bölgesinde de kendi gerçekliğini yaratıyor. Bu konuda Fuller’ın kitabından bir örnek pasaj aktarmak istiyorum : “Bush yönetiminin önde gelen isimlerinden birine Ortadoğu’da yaşanan savaşların yaratacağı gerçeklikler hakkında ne düşündüğü sorulduğunda, “kendi gerçekliklerimizi kendimiz yaratırız” (Graham E. Fuller, İslamsız Dünya, Profil yayıncılık, İstanbul, 2010, sy. 12) yanıtı alınmıştır.
Son olarak şunun altını çizelim : Emperyalizm eskiden klasik sömürgeci yaklaşımlar ile ülkeleri egemenlik altında alırken, bugün yeni emperyalist politikalar uyguluyor. Bunlar nelerdir?
• Yöneteceği ya da yönettiği ülkelerde kendine bağlı yönetimleri işbaşına getiriyor ve işbaşında tutuyor
• Ülkenin stratejik kurumlarını özelleştirmeler yoluyla ele geçiriyor
• Yönettiği ülkelerin dinamik unsurlarını işbirlikçi haline getirmek için çeşitli yöntemler uyguluyor.
• Ülkeyi ileride yönetecek parlak isimleri kendi ülkesinde eğitiyor, burslar vs yoluyla kendine bağlıyor, parasal ilişkilerle teslim alıyor, bunların yanında tehdit yöntemleri kullanıyor. Bunlar işe yaramazsa ne mi yapıyor : Gizli ya da açık tehditler, suikastler ve darbeler.• Yeni emperyalizme hizmet etmek için kurulmuş ulusal ve uluslararası örgütler bulunuyor. Bu örgütler, dünyayı bir örümcek ağı gibi sarmış durumdalar. Bu doğrultuda yüzlerce ve hatta binlerce örgütü yöneten küresel bir çete bulunuyor. Bu küresel çete, doları basan, dünya ekonomisini, borsaları denetleyen, çok uluslu şirketleri bünyesinde bulunduran silah tekellerinin ve ilaç şirketleri ile genetiği değiştirilmiş tohum fabrikalarının sahipleridir ve dünyayı yöneten ulusları kuruluşları denetlemektedirler.
Doç.Dr. Birol Ertan
Odatv.com
http://www.odatv.com/n.php?n=abd-dunyayi-nasil-yonetiyor-1612101200
Türban Nasıl İktidar Oldu ?
Said-i Nursi 23 Mart 1960’da öldü. İki ay sonra 27 Mayıs darbesi yapıldı. 27 Mayıs, Said’e uzun bir sürgün hayatı yaşatan Cumhuriyet’in yeniden dirilişi anlamına geliyordu. Said’i ve takipçilerini rahatlatan DP iktidarının ölüm fermanı o gün yazılmıştı.
Said’in cenazesi Urfa’da bir dergaha gömüldü. Ancak 12 Temmuz 1960'da darbe hükümetinin emriyle mezarı yıktırıldı ve açıklanmayan bir yere nakledildi.Said ittihatçıydı, keskin bir Abdülhamit düşmanıydı, teşkilat-ı mahsusa üyesiydi, Kürttü, islamcıydı. 31 Mart vakası ve Şeyh Said ayaklanmasının şüphelileri arasındaydı. Cumhuriyet, hem Kürt yanına, hem islamcı damarına ağır bir darbe vurmuştu. Hayatı çok uzun bir trajediydi, 27 Mayıs geldi, o trajedinin son sahnesi olarak tarihine kazındı.
DEVLETİN ROLÜ
Nurcular o yıl hem liderlerinin ölümüne hem de 27 Mayıs darbesi ile başlarına gelenlere ağladılar. Kaybedilmiş bir geleceğin yılgınlığı ve öfkesiyle Urfa’ya koştular. Urfa’da alınan güvenlik önlemleri o yılgınlığı ve öfkeyi daha da arttırmıştı. “Laik devlete karşı silaha sarılmak” ile Said’in bıraktığı noktadan yeniden devam etmek arasında bir yerdeydiler o gün.
27 Mayıs’ın yarattığı karamsarlık çabuk atlatılacaktı oysa. 1960’lı yıllarda soldan esen rüzgarlara karşı, devlet onlara yeni bir rol biçmek üzereydi. Sokakta devlete karşı bir isyan gelişiyordu ve isyana karşı bir dalgakırana ihtiyac vardı. Böylece Said’in ölümü ile kapandı sanılan yol sonuna kadar açıldı. İslamcı hareket, işte bu yeni konjonktür içinde serpilip büyüdü.
Said’in ölümünü takip eden 50 yıl içinde gerçekleşen üç askeri müdahale ile İslamcı hareketin hızlı yükselişi arasında tam bir paralellik ortaya çıkıyordu. 27 Mayıs durdurmuş, 12 Mart ve 12 Eylül arkasından itmişti. İslamcı hareket Türkiye’nin son elli yılındaki son maçı 2-1 önde götürdü hep.
AMERİKANCI OLDULAR
Said, Teşkilat-ı Mahsusacıydı, onlar Komünizmle Mücadele Derneği üyesi oldular. Said, Kurtuluş Savaşı’nı desteklemişti, onlar Amerikancı ve NATO’cu oldular. Said, Cumhuriyet boyunca iktidara muhalifti, onlar sağ iktidar partilerin içinde oldular. Bir yandan devletin kemalist yanından derin bir nefret, öbür yandan kendi devriminden korkan ve geriye kaçan devletle girift ilişkiler islamcı hareketin alemet-i farikası oldu hep.
Said hayatını “eski said”, “yeni said” ve “üçüncü said” diye üçe ayırmıştı. Eski Said, politikaya yakındı, o yolla da islama hizmet edileceği kanısındaydı. Yeni Said ise politikadan uzak ve tebliğde karar kılmış Said demekti. Bu ölümünden sonraki İslamcı hareketin içinde iki ana akımın yönelimine de işaret ediyordu. Bunlardan biri Necmettin Erbakan'ın temsil ettiği partileşme misyonu, diğeri ise bugün Fethullah Gülen'le temsil edilen cemaatleşme misyonuydu.
Şakirtleri ise yaptıkları işe göre cepheleştiler. Said-i Nursi’nin eserlerini 1930 ve 1940'larda el yazısıyla kaleme alarak çoğaltanlar ilk kuşak Nurculardı. Onlara “yazıcılar” deniyordu. Cemaate sonradan katılan ikinci kuşak Nurcular ise Said-i Nursi'nin eserlerini Latin harfleriyle kitap halinde basıyordu. Bu nedenle onların adı da 'Okuyucular' dı. Yazıcılar, okuyucuların nafile çabalarına kızmaktaydılar. Okuyucular-yazıcılar ayrışması da işte bu işlerin verimi oldu.
FETHULLAH GÜLEN
Sonradan ünlenecek Fethullah Gülen ise henüz adı duyulmamış Erzurumlu bir vaizdi. Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği’nin kurulmasına ön ayak olmuştu. Edirne ve Kırklareli'nde görevli olduğu dönemde, camilerde yaptığı konuşmalar yoluyla etrafında insanlar toplamaya başladı. Hep ağlayan, zaman zaman kendini yerden yere atan konuşma tarzı ile dikkatleri üzerine çekiyordu. O, kitleyi 'hitabet' yoluyla etkiliyor, İslama konuşarak hizmet ediyordu. Hiçbir zaman açıkça Nurcu olduğunu söylemedi, Nurcu ağabeylerin arasına fazla girmedi, konuşmalarında Said-i Nursi'nin adını kullanmadı. Diğerlerinden farklı olarak yetiştirdiği şakirtlerini devletin önemli kademelerine yerleştirmeyi ve zamanı geldiğinde devleti içeriden fethetmeyi hedefliyordu.
İslamcı hareket içinde Nurcuların ağırlığı giderek artıyordu. 1965 seçimlerinde İslami cemaatler Adalet Partisi'ni desteklediler. AP seçimi kazanıp iktidar olunca cemaat ve tarikatlar DP döneminden sonra bir kez daha rahatladılar. Bir kısmı mensuplarına üniversiteye gidip, devlete girmelerini tavsiye ediyordu. Necmettin Erbakan, Korkut Özal, Turgut Özal işte bu yeni politikanın ilk ürünleri oldular. Nurcular da hızla toparlandı; ardı ardına ''Nur Dersaneleri'' açılmaya başlandı, böylece yeni bir insan kaynağı bulunmuş oldu. Türkiye'nin pek çok bölgesinde Nurcu kampları kuruldu. Bu kamplarda şakirtler Nur risaleleri okuyor, spor yapıyor, dövüş dersleri alıyorlardı. Solcuların elinde olan MTTB işte o denemde İslamcılarca ele geçirildi. Bütün dini cemaatler bu hayırlı olay için güçbirliği yapmışlardı. İlk türban vakası da o günlerde patladı. Hatice Babacan, İlahiyat Fakültesi'nde derslere türbanla girince, Prof. Dr. Neşet Çağatay ve Prof. Dr. Hüseyin Gazi Yurtaydın tarafından okuldan uzaklaştırıldı. İlk başörtüsü gösterisi de bu olayın ardından gerçekleştirildi. Adalet Partisi ile cemaatlerin arasını da bu olay açacaktı. Necmettin Erbakan’ın sahne alması için artık ortam hazırdı.
NURCULAR AP’DE KALIYOR
Ancak Nurcular AP içinde kalma taraftarıydı. Erbakan’ın girişimi onları rahatsız etmişti... Arkasından MHP da İslamcı harekete yönelip yazıcı Nurcuların desteğini alınca bu rahatsızlık büyüdü. ''Tarihi Vesikaların Işığı Altında İslami Hareket ve Türkeş'' adlı kitap işte o günlerin ürünü oldu. Bu, Nurcuların siyasete doğrudan ilk müdahalesiydi.
Ancak siyaset Nurcuları da diğer cemaatleri de bölmüştü. Nurcular Erbakan’ı, Mehmet Şevket Eygi ve Necip Fazıl Kısakürek ise Nurcuları eleştiriyordu. Şule Yüksel Şenler adı da işte o günlerde duyuldu. Eygi Nurcu Şule Şenler’i gazetesine transfer etmişti.
Necmettin Erbakan ise Odalar Birliği içindeki kavgada Süleyman Demirel'le karşı karşıya geldi. Erbakan, Odalar Birliği'ndeyken Anadolu esnafını örgütlemiş ve Odalar Birliği Başkanı olmuştu. Fakat Demirel’in müdahalesiyle Erbakan Odalar Birliği Başkanlığı'ndan polis zoruyla indirdi. “Dindar” Erbakan'ın, “mason” Demirel tarafından kapı dışarı edilmişti. Söylenenlere göre Erbakan, İstanbul büyük sanayicilerine karşı Anadolu esnafının savunucusu bir çizgiyi temsil ediyordu. Demirel ise İstanbul dükalığının adamı olmakla eleştiriliyordu. Sermaye İstanbuldaydı, Anadolu esnafı sermayedar olamamıştı daha.
Nurcu-MHP kavgası işte bu hava içinde patlak verdi. MHP, İslamcıları partiye davet ediyor, oy vermeyecekleri de mason uşağı olmakla suçluyordu. ''Çarşaflıları gördükçe tüylerim ürperiyor, ezanın yeniden Arapçaya dönüşü bir ihanettir'' diyen Alparslan Türkeş’in, Türkçü-Şamanist Nihal Atsız'la birlikte tavır değiştirerek cemaatlere ve tarikatlara yönelmesi de işte o kavganın verimi oldu.
Said’in çizgisi böylece bir yandan MSP-MHP-AP ile siyasi bir harekete, öte yandan Fethullah Gülen ile büyük ve etkili bir cemaate dönüşmüştü. 12 Eylül darbesi AP’yi kapattı; MHP’ye ağı darbeler indirdi. MSP de kapatılmıştı ama cemaatler dışarıda tutulmuştu. Özellikçe Fethullahçılar korunup kollanmıştı. İslamcı hareket bu iki kanaldan yeni bir yolculuğa hazırlanıyordu.
RADİKALLER
Silahlı islami hareketler de 1960'lı yılllarda başladı. Adını ilk duyuranlardan biri Hizb-ul Tahrir’di. Türkiye'deki İslâmî hareket 1980 askerî darbesinden dolayı duraksadı. Fakat rejim onlarla ilgilenmiyordu. İslâmcı örgütler kendi pozisyonlarını güçlendirecek geniş bir saha elde ettiler. Üstelik 12 Eylül zindanlarında işkence gören ülküceler de islamcı örgütlere yöneliyordu. 1984 yılında ortaya ilk çıkanlar Hizbullahçılar oldu. Ancak 1980’li yılların yıldızı İslâmî Cihad’tı. Laik aydınlara yönelik eylemlerde onların imzası vardı. Türk İslâmcı Kurtuluş Ordusu (İKO), Türk İslâmcı Kurtuluş Cephesi (TİK-C), İslâmî Devrim Mücahitleri (İDAM), Türkiye İslâmî Kurtuluş Birliği (TİKB), Dünya Şeriatçı Kurtuluş Ordusu (DŞKO), Evrensel Kardeşlik Cephesi-Şeriatçı İntikam Mangası (EKC-ŞİM), İslâmcı Kurtuluş Partisi Cephesi (İKP-C), Evrensel İslâmcı Kavga İçin Türk Mücahitleri (EİK-TM), Türk İslâmcı Mücahitler Ordusu (İMO) ve Türkiye Şeriatçı İntikam Komandoları (TŞİK) gibi adı popüler ama varlığı şaibeli pek çok örgüt ise saman alevi gibi parlayıp söndü. 1990’lı yıllarda PKK'ya karşı giriştiği eylemlerle adı duyuran Hizbullah ise devlet tarafından açıkca desteklenen ilk islami terör örgütüydü. Adı o yüzden Hizb-ul Kontra olarak anılmaktaydı.
Bu dönemin en rekli örgütü ise kuşkusuz İBDA-C’ydi. Sol referanslar ortaya çıkan bu İslami hareket devlet tarafından çok sert bir şekilde bastırıldı. Liderleri tutuklanıp uzun hapis cezalarına çarptırıldı. Devlet, İslamcının kontrolden çıkanına sıcak bakmamaktaydı.
TÜRBAN
Küçükken ailesiyle birlikte İstanbul'a göç etti. Öğrenimini ortaokul ikinci sınıfta bıraktı. Bir terzinin yanında çalışmaya başladı. Kendi başörtüsü modelini yaratmasında terzi çıraklığı yardımcı oldu.
Ağabeyi Özer Şenler, Said-i Nursi'nin yakın çevresi içine girmişti. Adını değiştirdi, Üzeyir oldu. Anne ve kızkardeşlerine örtünmesi için baskı yapıyordu. Ağabeyinin isteğiyle Risale-i Nur toplantılarına devam etmeye başladı. Örtünmesini söylediler, kabul etti. Ancak geleneksel örtüleri kendisine uygun bulmuyordu. Uğraştı, kendine özgü bir örtü yaptı. Düşüncesi ile uyumlu bir örtü icat etmişti. Türban siyaset sahnesine çıkmaya hazırdı.
21 yaşında gazetecilik yapmaya başladı. 1965'te görüntüsü ile düşüncelerinin uymadığını düşünerek tesettüre girdi. Yeni İstiklal Gazetesi’ndeki yazıları nedeniyle hakkında davalar açıldı. Anadolu'yu dolaşarak verdiği konferanslarla kendi icadı olan türbanı yaymaya çalıştı. Onu taklit eden genç kızların başlarını aynı şekilde örtmeleriyle bu tarz örtü “şulebaşı” ünlenmeye başladı. Cevdet Sunay'a yazdığı bir mektup yüzünden cumhurbaşkanına hakaretten tutuklandı, sekiz ay cezaevinde kaldı. Hür Söz, Yeni İstiklal, Babıalide Sabah gazetelerinde kadın sayfası yaptı. Bugün gazetesinde köşeyazarı, Seher Vakti dergisinde başyazar oldu. 1971'de hapis yattı. 1980'den sonra Zaman ve Milli Gazete'de yazdı. Huzur Sokağı adlı romanı filme alındı. İki kez evlendi ve boşandı. Kocaları tarafından hep dövülmüştü. Bir daha evlenmedi. "İdealist Hanımlar Derneği"ni kurdu. Manevi başkanı oldu. Derneğe gelen genç kızlar arasında, Emine Gülbaran (Erdoğan) da vardı. Recep Tayyip Erdoğan ile Emine Hanım'ın evliliklerinde arabulucu olan isim de Şule Yüksel Şenler'di.
Yeni Şafak gazetesi yazarı Ömer Lekesiz, 14 Haziran 2010 tarihli “Şule Yüksel Şenler” başlıklı yazısında onu vareden ruh iklimini şöyle ifade ediyor: “Özellikle Köy Enstitülü yazarların resmi ideolojiyi benimsetmek amacıyla yazdıkları romanlarla, Şule Yüksel Şenler'in (Hekimoğlu İsmail ile) başlattığı ‘hidayet romanları’nı, sosyolojik bir perspektifle ‘etki-tepki’ olgusuna göre konumlandırmak bana daha doğru gelmişti... Bugün de böyle düşünüyorum. Bir tarafta dini hafife alan, Müslümanları özellikle din adamları üstünden kötülemeye, cehaletle itham etmeye kalkışanlara karşı, onları savunan birinin çıkması, yapılan yanlışlara roman diliyle de itiraz etmesi kaçınılmazdı. “
Lekesiz’in deyimiyle “O, bir ahir zaman destanının kahramanı”ydı. O destanda, kendi icat ettiği bir örtüyü bütün kadınların başına geçirmenin öyküsü vardı.
VE İKTİDARDA....
Şimdi Said-i Nursi’nin eteklerinden gelenlerle, Erbakan’ın eteklerinden gelenler iktidarda. Şule Yüksel Şenler modası, Cumhuriyet’i tasfiyenin bayrağı oldu. Bütün partiler “Şulebaş”ları daha özgür kılmak için seferber. Dediklerine göre Şulebaş modası devlet tarafından tanınırsa ülke özgür olacak!
Cumhuriyet devrimi dinin günlük hayat üzerindeki kontrolünü kırarak işe koyulmuştu. Din tekrar günlük hayatın tek referans noktası haline gelmek üzere.
Devrim bitti, Cumhuriyet yenildi. Yönetenler, din olmadan yönetemeyeceklerini öğrendi. Bir büyük restorasyon yürürlükte. Düzen, dindar bir halka göre kendini yeniden kurguluyor, olup biten bu.
Kahramanları Erbakan, Said, Şule olan yeni bir devrimdir yaşadığımız. İnsanlığın çölüne hoşgeldiniz!
Orhan Gökdemir
Odatv.com
http://www.odatv.com/n.php?n=turban-nasil-iktidar-oldu-2110101200&ref=nf
Muhteşem Memleket...
BEKİR COŞKUN
ONUNCU KÖY - Cumhuriyet 14.01.2011
Muhteşem Memleket...
Muhteşem Memleket...
"Muhteşem Yüzyıl" dizisi için "Tarihe mal olmuş şahsiyetin mahremiyetine hassasiyet gösterilmedi" diyen 74 bin kişi kızdı ve RTÜK'e başvurdu diyorlar.
Eeee millet hassas.
Şu bizim muhteşem sekiz yılda insanların yatak odalarına girildi, kadınlarının-kızlarının mahrem bantları yandaş medyaya dağıtıldı, iç çamaşırlarının olduğu çekmeceler taşındı.
Hassas vatandaş rahatsız olmadı.
Kendisi de zaten telefonla eniştesiyle konuşmaya korkuyor hımbıl.
Ama dizide Kanuni Sultan Süleyman'ın mahremiyetine girildiğine kızdı.
*
Dizide gördüğünüz (ki ben ömrümde ilk kez bir diziye oturup baktım) o sevimli küçük Veliaht Mustafa var ya.
İleride Sultan Süleyman onu boğduracak. Koklayarak öptüğü bebeğini, dilsiz cellatlar boğarken de hırıltılarını yan çadırda dinleyecek.
İyi mi?..
*
"Muhteşem Yüzyıl" dediğiniz, yağmaya ve istilaya dayalı ekonomisi, bebek yaşta annesinden-babasından koparılmış devşirmelerden ordusu, adı ve kimliği değiştirilmiş insanlardan oluşan devleti, saçından sürüklenerek getirilmiş el kızlarının hamama sokulup sokulup padişaha sunulduğu, kalanlarının paylaşıldığı, babanın oğlu, kardeşin kardeşi boğdurduğu ve ha bire kafaların kesildiği öyle bir yüzyıl işte.
Eksik bile; ya sarayın "oğlan"larını gösterselerdi.
*
AKP'nin Batı'dan uzaklaşıp Araplara kayması "Neo Osmanlı" diye tam da millete yutturulurken. Ve o gaza gelmiş muhteşem zat eski Osmanlı topraklarında kılıç kuşanırken oldu bunlar.
*
Ve dizide "milli ve manevi değerlerin rencide edilmesine" kızdı demek ki vatandaş.
Atatürk'e televizyonda hakaret ettiler, kılı kıpırdamadı.
"Türk" kelimesini ekranlarda aşağıladılar, tınmadı.
Cumhuriyetimizi tekmeliyorlar, alınmadı.
Ama diziye bakınca "milli ve manevi değerleri" incindi.
Muhteşem memleketin.
Ama dizide Kanuni Sultan Süleyman'ın mahremiyetine girildiğine kızdı.
*
Dizide gördüğünüz (ki ben ömrümde ilk kez bir diziye oturup baktım) o sevimli küçük Veliaht Mustafa var ya.
İleride Sultan Süleyman onu boğduracak. Koklayarak öptüğü bebeğini, dilsiz cellatlar boğarken de hırıltılarını yan çadırda dinleyecek.
İyi mi?..
*
"Muhteşem Yüzyıl" dediğiniz, yağmaya ve istilaya dayalı ekonomisi, bebek yaşta annesinden-babasından koparılmış devşirmelerden ordusu, adı ve kimliği değiştirilmiş insanlardan oluşan devleti, saçından sürüklenerek getirilmiş el kızlarının hamama sokulup sokulup padişaha sunulduğu, kalanlarının paylaşıldığı, babanın oğlu, kardeşin kardeşi boğdurduğu ve ha bire kafaların kesildiği öyle bir yüzyıl işte.
Eksik bile; ya sarayın "oğlan"larını gösterselerdi.
*
AKP'nin Batı'dan uzaklaşıp Araplara kayması "Neo Osmanlı" diye tam da millete yutturulurken. Ve o gaza gelmiş muhteşem zat eski Osmanlı topraklarında kılıç kuşanırken oldu bunlar.
*
Ve dizide "milli ve manevi değerlerin rencide edilmesine" kızdı demek ki vatandaş.
Atatürk'e televizyonda hakaret ettiler, kılı kıpırdamadı.
"Türk" kelimesini ekranlarda aşağıladılar, tınmadı.
Cumhuriyetimizi tekmeliyorlar, alınmadı.
Ama diziye bakınca "milli ve manevi değerleri" incindi.
Muhteşem memleketin.
Fikriye ve Mustafa Kemal - Akbıyık' taki konak
Aralık 1915
İstanbul Fikriye`nin Mustafa Kemal`e ne zaman sevdalandığına dair hiçbir kitapta kesin bir bilgi yoktur.
Üzerinde en çok durulan senaryo genç kızın 17 yaşında olduğu 1913 yılına ait.
O tarihte Bolayır`dan görevli olarak İstanbul`a gelen Mustafa Kemal cepheye dönmeden önce üvey yengesinin Akbıyık`taki eski konağını ziyaret eder.
Tahminler Fikriye`nin içindeki aşk ateşinin o ziyaret sırasında yandığı yolundadır. Fikriye ile Mustafa Kemal`in yolları 1915`in son günlerinde tekrar kesişir. Çanakkale Maydos`tan İstanbul`a gelen Mustafa Kemal Selanik`ten göç eden annesi ve kardeşi Makbule Hanımı, misafir edildikleri Fikriyelerin evinden alıp Akaretler`de tuttuğu eve taşır. Mustafa Kemal`in Edirne`ye tayin edilmesine kadar geçen 3 haftalık sürede Fikriye hem ailenin en büyük yardımcısı, hem de en sık ziyaret edeni olur. 19 yaşındaki genç kızın Mustafa Kemal`e hayran olduğunu bilen Zübeyde Hanım ve Fikriye ile yıldızı hiç barışmayan Makbule Hanım bu ziyaretlerden rahatsız olsalar da ses etmezler. Mustafa Kemal`in Diyarbakır ve Suriye cephelerinde görev yaptığı yaklaşık 2 yıllık süre Fikriye için çok zor geçer. Mustafa Kemal`den bir haber alabilmek için Zübeyde Hanım`ı sık sık ziyaret eder. Çevresi evlenmesi için Fikriye`ye baskı yapar ama genç kız eve görücü gelmesini bile kabul etmez. Mustafa Kemal Ekim 1917`de İstanbul`a döner ve Şişli`deki evini tutar. Fikriye`nin öyküsünde 1918 ve 1919 yıllarının karşısında çokca hüzün ve Mustafa Kemal`e yakın olarak geçirilebilmiş birkaç haftanın sevinci vardır. Mustafa Kemal Samsun`a doğru yola çıktıktan birkaç ay sonra Fikriye Mısırlı zengin bir iş adamıyla evlenir ve İstanbul`dan ayrılır. Sadece 6 ay süren bu evlilik 1920 başlarında Fikriye`nin İstanbul`a dönmesiyle sona erer. Kasım 1920-Ankara Mustafa Kemal`in Selanik`ten çocukluk arkadaşı olan Mithat Bey`in Ankara`ya beklendiği haberini ulaştırmasının ardından Fikriye hiç düşünmedi. Hemen hazırlıklarını yaptı ve 8 Kasım 1920`de İstanbul`dan yola çıktı. Önce Karadeniz Ereğlisi`ne, sonra İnebolu`ya ve en nihayetinde Ankara`ya ulaştı. Mustafa Kemal`in kaldığı direksiyon okulunun düzeni artık ondan soruluyor, o da duygularının verdiği enerjiyle Mustafa Kemal`in rahat etmesi için elinden geleni yapıyordu. Mustafa Kemal`in kehribar tespihini birgün kolye olarak Fikriye`nin boynunda görenler her işe koşan bu gemç kadına daha da saygıyla yaklaştılar. Çankaya`ya taşınan Mustafa Kemal tüm gücü ve enerjisiyle Yunanlılar`ı durdurmaya çalıştı. Yunanlılar durdurulduğunda Fikriye`nin hem sağlığı hem de Ankara`ya gelen Zübeyde Hanım`ın tavırları nedeniyle morali bozuktu. Ekim 1922-Paris Zafer kazanıldı ve Mustafa Kemal aylar sonra Ankara`ya döndü. Fikriye`nin sağlığı iyice bozulmuştu. Mustafa Kemal kendisi için her türlü fedakarlığı yapan Fikriye`yi üzmek istemiyor ve sağlığına kavuşması için onu yurt dışına gitmeye ikna etmeye çalışıyordu. Fikriye güçlükle ikna oldu ve Mustafa kemal`in Bursa gezisinin ardından önce Paris`e oradan da Almanya`ya geçti.
30 Ocak 1923-İstanbul
Fikriye canından çok sevdiği Mustafa Kemal`in evlendiği haberini Münih yakınlarında olan klinikte öğrendi. Doktorlarla tartışıp zorla hastaneden ayrılan Fikriye İzmir`deki nikahtan sadece 18 gün sonra İstanbul`a vardı ancak Mustafa Kemal onun Ankara`ya gelmesine izin vermedi. Fikriye haberi aldığında içinden birşeyler koptu. Gerçek tüm çıplaklığıyla karşısındaydı. Haziran 1924-Ankara
Fikriye 18 ay boyunca Ankara`ya gidemedi. Akrabaları tarafından ablukaya alınmıştı. İstanbul`da geçirdiği bir dönemin ardından yine akrabalarıyla Gelibolu`ya gitti. İçindeki ses durmadan ona Ankara`ya gitmesini söylüyordu. Kaldığı evdeki bir kadının kimliğini çaldı ve İstanbul`dan Ankara`ya gitti. Önce zor günlerde birlikte mücadele ettiği Fuat Bulca`nın evine gitti ama kimse yoktu. Faytoncuya Köşk`e çıkmasını söyledi. Hıfzı Topuz`un `Gazi ve Fikriye` kitabına göre Fikriye`yi tanıyan personel onu hemen içeri aldı. Az sonra canından çok sevdiği Mustafa Kemal ve karısı Latife`nin karşısındaydı. Latife ile soğuk bir şekilde el sıkıştılar. Köşk`te Fikriye`ye bir oda verildi. Latife Hanım Fikriye`nin konukluğuna 24 saat bile dayanamadı. Odasından çıkmayan Fikriye`nin duyacağı şekilde `Kovun o kadını gitsin` diye bağırdı. Fikriye ertesi sabah Köşk`ten ayrıldı. Geceyi bir otelde geçirdi. Ertesi sabah Mustafa Kemal`e veda etmek için Köşk`e gittiğinde zorla dışarı atıldı. Dönüş yolunda intihar eden Fikriye, Memleket Hastanesi`nde tedavi görürken hayatını kaybetti. Hıfzı Topuz`a göre silah sesini duyan Mustafa Kemal`in Fikriye`nin yanına gitmesine Latife Hanım engel oldu. Şemsi Belli ve Süleyman Yeşilyurt`un kitaplarına göreyse Fikriye Köşk`e hiç kabul edilmedi ve dönüş yolunda intihar etti. Yine aynı kaynaklara göre Fikriye son nefesini hastanede değil faytonda verdi.
İstanbul Fikriye`nin Mustafa Kemal`e ne zaman sevdalandığına dair hiçbir kitapta kesin bir bilgi yoktur.
Üzerinde en çok durulan senaryo genç kızın 17 yaşında olduğu 1913 yılına ait.
O tarihte Bolayır`dan görevli olarak İstanbul`a gelen Mustafa Kemal cepheye dönmeden önce üvey yengesinin Akbıyık`taki eski konağını ziyaret eder.
Tahminler Fikriye`nin içindeki aşk ateşinin o ziyaret sırasında yandığı yolundadır. Fikriye ile Mustafa Kemal`in yolları 1915`in son günlerinde tekrar kesişir. Çanakkale Maydos`tan İstanbul`a gelen Mustafa Kemal Selanik`ten göç eden annesi ve kardeşi Makbule Hanımı, misafir edildikleri Fikriyelerin evinden alıp Akaretler`de tuttuğu eve taşır. Mustafa Kemal`in Edirne`ye tayin edilmesine kadar geçen 3 haftalık sürede Fikriye hem ailenin en büyük yardımcısı, hem de en sık ziyaret edeni olur. 19 yaşındaki genç kızın Mustafa Kemal`e hayran olduğunu bilen Zübeyde Hanım ve Fikriye ile yıldızı hiç barışmayan Makbule Hanım bu ziyaretlerden rahatsız olsalar da ses etmezler. Mustafa Kemal`in Diyarbakır ve Suriye cephelerinde görev yaptığı yaklaşık 2 yıllık süre Fikriye için çok zor geçer. Mustafa Kemal`den bir haber alabilmek için Zübeyde Hanım`ı sık sık ziyaret eder. Çevresi evlenmesi için Fikriye`ye baskı yapar ama genç kız eve görücü gelmesini bile kabul etmez. Mustafa Kemal Ekim 1917`de İstanbul`a döner ve Şişli`deki evini tutar. Fikriye`nin öyküsünde 1918 ve 1919 yıllarının karşısında çokca hüzün ve Mustafa Kemal`e yakın olarak geçirilebilmiş birkaç haftanın sevinci vardır. Mustafa Kemal Samsun`a doğru yola çıktıktan birkaç ay sonra Fikriye Mısırlı zengin bir iş adamıyla evlenir ve İstanbul`dan ayrılır. Sadece 6 ay süren bu evlilik 1920 başlarında Fikriye`nin İstanbul`a dönmesiyle sona erer. Kasım 1920-Ankara Mustafa Kemal`in Selanik`ten çocukluk arkadaşı olan Mithat Bey`in Ankara`ya beklendiği haberini ulaştırmasının ardından Fikriye hiç düşünmedi. Hemen hazırlıklarını yaptı ve 8 Kasım 1920`de İstanbul`dan yola çıktı. Önce Karadeniz Ereğlisi`ne, sonra İnebolu`ya ve en nihayetinde Ankara`ya ulaştı. Mustafa Kemal`in kaldığı direksiyon okulunun düzeni artık ondan soruluyor, o da duygularının verdiği enerjiyle Mustafa Kemal`in rahat etmesi için elinden geleni yapıyordu. Mustafa Kemal`in kehribar tespihini birgün kolye olarak Fikriye`nin boynunda görenler her işe koşan bu gemç kadına daha da saygıyla yaklaştılar. Çankaya`ya taşınan Mustafa Kemal tüm gücü ve enerjisiyle Yunanlılar`ı durdurmaya çalıştı. Yunanlılar durdurulduğunda Fikriye`nin hem sağlığı hem de Ankara`ya gelen Zübeyde Hanım`ın tavırları nedeniyle morali bozuktu. Ekim 1922-Paris Zafer kazanıldı ve Mustafa Kemal aylar sonra Ankara`ya döndü. Fikriye`nin sağlığı iyice bozulmuştu. Mustafa Kemal kendisi için her türlü fedakarlığı yapan Fikriye`yi üzmek istemiyor ve sağlığına kavuşması için onu yurt dışına gitmeye ikna etmeye çalışıyordu. Fikriye güçlükle ikna oldu ve Mustafa kemal`in Bursa gezisinin ardından önce Paris`e oradan da Almanya`ya geçti.
30 Ocak 1923-İstanbul
Fikriye canından çok sevdiği Mustafa Kemal`in evlendiği haberini Münih yakınlarında olan klinikte öğrendi. Doktorlarla tartışıp zorla hastaneden ayrılan Fikriye İzmir`deki nikahtan sadece 18 gün sonra İstanbul`a vardı ancak Mustafa Kemal onun Ankara`ya gelmesine izin vermedi. Fikriye haberi aldığında içinden birşeyler koptu. Gerçek tüm çıplaklığıyla karşısındaydı. Haziran 1924-Ankara
Fikriye 18 ay boyunca Ankara`ya gidemedi. Akrabaları tarafından ablukaya alınmıştı. İstanbul`da geçirdiği bir dönemin ardından yine akrabalarıyla Gelibolu`ya gitti. İçindeki ses durmadan ona Ankara`ya gitmesini söylüyordu. Kaldığı evdeki bir kadının kimliğini çaldı ve İstanbul`dan Ankara`ya gitti. Önce zor günlerde birlikte mücadele ettiği Fuat Bulca`nın evine gitti ama kimse yoktu. Faytoncuya Köşk`e çıkmasını söyledi. Hıfzı Topuz`un `Gazi ve Fikriye` kitabına göre Fikriye`yi tanıyan personel onu hemen içeri aldı. Az sonra canından çok sevdiği Mustafa Kemal ve karısı Latife`nin karşısındaydı. Latife ile soğuk bir şekilde el sıkıştılar. Köşk`te Fikriye`ye bir oda verildi. Latife Hanım Fikriye`nin konukluğuna 24 saat bile dayanamadı. Odasından çıkmayan Fikriye`nin duyacağı şekilde `Kovun o kadını gitsin` diye bağırdı. Fikriye ertesi sabah Köşk`ten ayrıldı. Geceyi bir otelde geçirdi. Ertesi sabah Mustafa Kemal`e veda etmek için Köşk`e gittiğinde zorla dışarı atıldı. Dönüş yolunda intihar eden Fikriye, Memleket Hastanesi`nde tedavi görürken hayatını kaybetti. Hıfzı Topuz`a göre silah sesini duyan Mustafa Kemal`in Fikriye`nin yanına gitmesine Latife Hanım engel oldu. Şemsi Belli ve Süleyman Yeşilyurt`un kitaplarına göreyse Fikriye Köşk`e hiç kabul edilmedi ve dönüş yolunda intihar etti. Yine aynı kaynaklara göre Fikriye son nefesini hastanede değil faytonda verdi.
Akbıyık - Ahırkapı - Cankurtaran
İstanbul’un en eski saray yerleşmesi olduğu kadar en eski yerleşimi de olan Ahırkapı, Çatladıkapı ile Sarayburnu arasında Cankurtaran Mahallesi’nin bir uzantısıdır. Doğuda Sarayburnu, batıda Çatladıkapı, Küçükayasofya, kuzeyde Sultanahmet ve Topkapı, güneyde ise Marmara Denizi ile çevrelenmiştir
İstanbul’un en eski saray yerleşmesi olduğu kadar en eski yerleşimi de olan Ahırkapı, Çatladıkapı ile Sarayburnu arasında Cankurtaran Mahallesi’nin bir uzantısıdır. Doğuda Sarayburnu, batıda Çatladıkapı, Küçükayasofya, kuzeyde Sultanahmet ve Topkapı, güneyde ise Marmara Denizi ile çevrelenmiştir.
Semtin ismi Topkapı Sarayı’nın has ahırlar? ?nın burada bulunmasından dolayı verilmiştir. Marmara’ya açılan sur kapısının kuzeydoğusunda yer alan has ahırlar semtin en merkezi noktasını oluşturuyordu. Bizans döneminde ise buraya Mangana Sarayı’na ithafen “Mangana Mahallesi” deniyordu.*
Semtin tarihi
Ahırkapı ’nın tarihi, bir anlamda İstanbul’un da tarihi sayılabilir. Çünkü şehir ilk olarak buradan başlayarak kurulmuştu. İstanbul araştırmacısı Orhan Erdenen, Deniz Harp Okulu’nda Deniz Harp Tarihi dersleri veren uzman Ali Haydar Alpagut’tan yola çıkarak İstanbul’a ilişkin, bir anlamda ilk uygarlık izlerine burada rastlandığını yazar. 19. yüzyılda, Sirkeci-Halkalı tren hattı yapılırken burada eski bir kavmin izlerine rastlanmıştır. Bu izden yola çıkan Alpagut, bu kavmin Greklerden de eski bir kavim olduğunu ve bu kavme ait bilgiler olmadı ğını söylüyor. Bunların muhtemelen Traklar olduğu söylenebilir, onların kurduğu ilk yerleşkenin bir Hitit kolonisi olduğu yönündeki tez ise kanıta muhtaç tır.
Alpagut bu uygarlığın Finikeliler tarafından tahrip edildiğini ve bu medeniyet tarafından kurulan bu ilk İstanbul’un da bir teras yerleşmesi olarak ilk İstanbul vasıtası ile Balkanlar-Küçük Asya ticaretinde bir düğüm noktası oluşturduklarını belirtiyor. Bu ilk İstanbul’dan sonra kurulan ve bilinen en eski İstanbul olan yerleşim de yine bu bölgede kurulmuştu. Orhan Erdenen’in verdiği bilgilere göre deniz ticaretinde hayli başarı gösteren Grek kolonisi olan Megaralılar savaşçı bir halk olan Dorlar’dı. Onların kurduğu bu ikinci şehir yerleş imi M.Ö. 58’de kurulmuştu. Megaralıların İstanbul’daki kolonilerinin efsanevi komutanları Byzas/Bizas’a atfen “Bizantion” denilen bu ilk şehir bir askeri üs sayılabilirdi.
Hovvenasyan’a göre Bizas Bizantion’u bir çok tapınakla süslemişti. Bunlardan ilki Tiostur, sonradan Bizanslı Septımus Severıus “Strategıon” olarak anılan bu bö lgede yerine başka bir tapınak yaptırmıştı. Diğerleri, yine İstanbul’un birinci tepesinde bugünkü Sultanahmet semtinde Esai ve Akileus tapınakları ve ü çüncüsü Hipodrom/Atmeydanı/Sultanahmet Meydanı civarında kurulan Ekatia bunlardan en çok bilinenleriydi. Ne Bizantıon, ne de ilk Bizans, tarihi yarımadanın tamamını kullandı, her ikisinin de yer aldığı bölge doğuda Sarayburnu, kuzeybatıda Beyazıt sahil kısmında ise Çatladıkapı’ya kadarki alandı.
Semt, tarihi boyunca iktidarlar ile bütünleşmişti. Bizantion’da olduğu gibi Osmanlı’da da saraylar ve tapınaklar bölgesi oldu. Bizans’ta iki ünlü mahallenin – ikisi de sarayların, tapınakların ve önemli devlet dairelerinin olduğu yerlerdi- Arkadianai ve Topoi’nin dışında, İmparatorluk sarayı olan Büyük Saray’ı, Mangana ve Bukoleon Sarayı ’nı, Georgıos, Lazaros Manastırı’nı, Aziz Menas, Hodegetrıa, Soteros gibi merkezi kiliseleri, Lazarus ve Hodegetrıa sur kapılarını- sonradan Ahı rkapı ve Otluk kapısı olacaktırlar- Tizkanisterıon gibi yapıları sayabiliriz.
Tarih bu denli zengin olunca doğal olarak Ahırkapı da bir saraylar bölgesi oluverdi. Kuzey sırtlarında Topkapı, sahil kısmına doğru has ahırlar ile Osmanlı zamanında da hükümranlık erkinin yerleşim merkezi olan semt devlet ricalinin eserleri ile doluydu. Osmanlı zamanında oluşan Cankurtaran ve onun uzant? ?sı olan Ahırkapı Mahallesi (ya da Akbıyık Mahallesi), Çatladıkapı ’ya kadar hep akıncıların, sadrazamların, dervişlerin yerleştiği mahallelerdi. Semt bu özelliğini hemen hemen 19.yy’a kadar muhafaza etti. Ta ki bu süreçle birlikte başlayan Batılılaşma ve geleneksel mahalle dokusunun çözü ldüğü döneme kadar. Cumhuriyetle birlikte ise şehir gibi o da kendi kaderi ile baş başa kaldı ve terkedildi. 1950’lerle birlikte göç dalgaları, mahalleleri bı rakan zenginler, semt gibi tarihe karışmakta olan ahşap konaklar. Ahırkapı ’nın günümüze kadarki serüveni kısaca böyle anlatı labilir.
Cankurtaran
Ahırkapı bir semt olarak idari bakımdan Sultanahmet Mahallesi ile Cankurtaran Mahallesi arasında bölünmüş durumda. Semte Cankurtaran meydanından inilmektedir. Bu nedenle Ahırkapı Cankurtaran ile iç içe bir durumdadır. Cankurtaran da uzantısı Ahırkapı gibi Topkapı Sarayı ’nı çevreleyen Sur-ı Sultani’nin güneyinde yer alır. Bulunduğu konum Kumkapı ile Sultanahmet arasındadır. Semt adını, Boğaziçi girişinde kazaya uğrayan gemilerdeki kazazedeleri kurtarmak için burada kurulan istasyondan alm? ?ştır. Bir dönem turizmin gözdesi haline gelmeye başlayan semt, tarihi yarımadada bulunan diğer mahalleler gibi Osmanlı ev mimarisinin en güzel örneklerinin yer aldı ğı ahşap konaklarla doludur. Bunlar içerisinde onarılarak kazanılanlar olduğu gibi semtin turistik cazibesini yitirmesi ile şimdilerde tekrar kaderlerine terk edilmiş olanlar da var. Hayli eski bir tarihi geçmişe sahip olan ve Ahırkapı ile birlikte İstanbul’un ilk yerleşmelerine tanıklık eden semt bugün daha çok orta ve alt sınıftan insanların yaşadığı bir mahalle. Semtteki en ünlü mekan ise Türk sineması nın unutulmaz yıldızlarından Erol Taş’ın satın alarak işlettiği ve ? ?u anda onun adını taşıyan kahve.
Ahırkapı’daki önemli eserler
Arkadiani
Eski Bizans hamamı olan Arkadios hamamının bulunduğu semttir. Bu hamam 395 tarihinden sonra İmparator Arkadios ya da kızı tarafından yaptırılmıştır. Babanın başlatıp kızının bitirilmesini sağladığı bir eser de sayılabilir. Bu bölge Büyük Saray’ın kuzeyinde yer alıyordu, güneyde ise deniz kenarındaki Topoi semti yer alıyordu, kuzeydeyse Mangan Mahallesi bulunuyordu. Akropolis’in (Sarayburnun’un sırt kısı mları) Marmara’ya bakan yamaçlarında inşa edilen Arkadios Hamamı ’nın yanından, tepeden Marmara kıyısına inen ve Iustinanos döneminde yapılmış heykellerle süslü olan bir büyük revak (embolos) geçiyordu. İmparator I. Basileios’un oturduğu konak buradaydı ve semtte Aziz Mihael ve Aziz Gabriel adına kiliseler mevcuttu.
Aslanhane
Ayasofya’nın gü neydoğusunda, eski Darülfünun arsasında evvelce, bir Bizans Kilisesi mevcuttu. Bu kilisenin adı Osmanlı döneminde “Aslanhane” olarak değiştirilmiş tir.
Fetihten sonra bu alanda, eski yapıların kalıntılarından faydalanarak bir Cebehane yapılmıştır. 16 ya da 17.yy’da ise buradaki eski kilisenin içine sarayın vahşi hayvanları yerleştirilmiştir. Yapıya Aslanhane denilmesinin nedeni de buradaki etobur yırtıcılar olmuştur. Yine aynı yapının bir başka bölümünde de sarayın egzotik kuşları yerleştirilmiş, ona atfen aynı yapıya “Kuşhane” de denmiştir.
Polonyalı gezgin Simeon 17.yy’da Aslanhane olarak bilinen bu yapının bir kilise olduğundan ve içerde bu kilisenin mozaiklerinin hâlâ görülebileceğinden söz eder. Aynı dö nemde İstanbul hakkında hayli zengin bir bilgi kaynağı olarak da yazılan Evliya Ç elebi’nin Seyahatnamesi’nde bu binada kat kat hücreler olduğunu ve en üst bölümün “Nakkaşhane” olarak kullanıldığını ve bu kata nakkaşların yerleştiği belirtilir. Bu bilgilerden yola çıkarak eski ve cüsseli bir kilise binası Osmanlı tarafından mahzen kısmı bir nevi vahşi hayvan barı nağı, üst kısımları ise saray nakışhanesi olarak nakkaşlara tahsis edilmiş bir mekan olarak kullanılmıştır denilebilir.
İstanbul üzerine kapsamlı yazıları ile bilinen 18. yy Ermeni tarihçisi ve coğrafyacısı İnciyan’ın verdiği bilgilere göre 1802 yılında Aslanhane’nin yanması ile birlikte, komş usu Cebehane’nin genişlemesi için bu bina 1804’te yıkılmıştır ve 1808’de Alemdar Mustafa Paşa olayı esnasında Cebehane’nin de yangın geçirmesi ile yıkılan bu binanın arsasına İsviçreli Mimar G. Fossati’nin projesi uygulanarak 1848 yılında büyük bir darülfünun binası yaptırılmış, yapımı yıllarca süren bina tamamlandıktan sonra çeşitli kurumlara tahsisi edilerek farklı biçimlerde kullanılmıştır. En son İstanbul Adliyesi binası olarak kullanılan Aslanhane’den geriye, 1933’te yanması ile hi? ?bir iz kalmamıştır.
Büyük Saray
Bizans’taki en görkemli saray komplekslerinden Büyük Saray Hipodrom’dan Marmara Denizine kadar uzanan birbirinden bağımsız birkaç saraydan oluşuyordu. Yaklaşık 100.000 metrekarelik bir alana yayılan saray, sonradan eklenen Bukoleon, Hormisdas ve Dafne gibi isimlerle anılan küçük bağımsız saraylar, tören salonları, kiliseler, bahçeler ve oyun yerlerinden oluşan adeta küçük bir şehir gibiydi. İmparator I. Konstantin tarafından yaptırılan ve Bizans tarihinde önemli bir rol üstelenen Büyük Saray Konstantin’den sonra iktidara gelen her hükümdar tarafından genişletilerek 12.yy’a kadar gelmiştir. Ancak saray, 9.yy’da Mangana Sarayı ’nın yapımı ile eski gözde olma durumunu yitirerek eski hükümdarların eşleri için bir tür hapishane işlevi üstlenmeye başlamıştır.
Bü yük Saray ilk yapıldığı dönemde birkaç yapı grubundan oluşuyordu, ancak sonraki imparatorların bu binalara yaptığı ekler ya da bu binaların genişletilmesi sonucu saray giderek büyüyen bir kompleks halini almıştır. Hipodrom’dan başlayarak kuzeydoğudan sahile, oradan da güneybatıya doğru uzanan, oldukça eğimli bir araziye kurulan sarayın yapımı esnasında, geniş teraslara, dayanaklara ve takviye setlerine gereksinim duyulmuş ve saray da bunların üzerine oturtulmuştur. Sarayın kuzeybatısında Hipodrom, Zeuksippos Hamamı, güneybatısı ve doğusunda muhafız kışlaları, kuzeyinde Ayasofya, senatoyla Augestıon Meydanı, güneydoğusunda ise Marmara Denizi bulunuyordu. Aya İrini, Sergios ve Bakos (Küçük Ayasofya) gibi yapılar da bunları tamamlıyordu. Hipodrom yönünde imparatorluk locası, batıda imparatorluk kabul salonu ile imparatorun gündelik yaş amını devam ettirdiği yapılar yer alıyordu. Yabancı elçilerin kabul edildiği bir salon olan Magnaura’da bu dönemde inşa edilen yapılardandı.
Altın yaldızlı bir kapıdan girilen sarayın ilgi çekici bir kubbesi, Daphne denilen bölümün ise sekizgen planı vardı ki bu yapının ortasında da İmparatorun locası yer alıyordu. II. Teodosius zamanında saray alanındaki yapım çalışmaları daha da yaygınlaşmıştı ve bu yüzden sarayın bulunduğu alanda özel kişilerin herhangi bir inşai faaliyette bulunması yasaklanmıştı. Nika Ayaklanması esnasında önemli ölçüde zarar gören saray daha sonra yeniden yaptırılmış ve Bukoleon Sarayı da bu sırada eklenmişti. Bu dönemde saray Çatladıkapı’ya kadar genişlemişti. Yapı topluluğunun “Hakle” denilen bölümünde çeşitli heykeller, imparatorluk tasvirleri ve mozaikler vardı. Saray Latin istilası döneminde de önemli zarar görmüş, daha sonra ise bir onarım geçirmiştir. 12.yy’a ulaştığında artık önemini yitiren saraya son darbeyi Mangan Sarayını da yıkan İmparator II. İsakios Angelos vurmuş ve buradan bir çok yapı elemanını kendi yaptırdığı sarayına s? ?ktürerek taşımıştır. İstanbul’un Osmanlıların eline geçmesinden 30 yıl kadar önce İstanbul’a gelen Floransalı Seyyah Boundelmonti sarayın artık bir taş yığını haline geldiğini yazmıştır.
Osmanlı dö neminde saray yeni kurulan mahallelerin arasında kalmış ve sarayın 17.yy’a ulaşan Daphne ve Katisma kalıntılarının üzerine de Sultan III. Ahmed tarafı ndan Sultanahmet Camii yapılmıştır.
Saraydan günümüze ulaşan son kalıntılar mahzen, sarnıç ve bodrumlardır, bunun yanısıra sarayın peristilinin (sütunlu avlu) denilen bölümlerinden kalan mozaik bezemeli bölümü ve sarayın sütunları, sütun başlıkları ve dekoratif elemanları Sultanahmet’ten Ahırkapı’ya inen yol üzerinde bulunan Mozaik Mü zesi’nde sergilenmektedir.
Topoi
Bugünkü Cankurtan bö lgesinde yer alan bu yere Orta Bizans döneminde “yerler” anlamına gelen “Topoi” deniliyordu. Bu ismin verilmesinin nedeni ise bu bölgede uzantısı olan Ahırkapı gibi önemli yapıların olmasıydı. İmparatorluğun ikametgahı olarak da kabul edilen Büyük Saray’ın hemen arkasında, kıyı ş eridinde, İmparator Arkadios tarafından yaptırılan büyük Hamam’ın olduğu Arkadiani denen yer vardı. Topoi civarında bu hamamdan başka Başmelek Mihail’e adanmış bir kilise vardı. 5. yy yapısı olan kilise sonraları eskiyip yarı harap bir hale gelince I. Iusitinianus döneminde muhtemelen imparatorun gayrıme? ?ru oğlu olan Tziros adlı bir kişi tarafından yeniden onarılmıştır. Daha sonra I. Basıleos döneminde ikinci kez onarımdan geçen kilisenin yanına bu kez de Ba? ?melek Cebrail’e adanan bir ikinci kilise yapılmıştır. Buraya en son VI. Leon döneminde azizlerden St. Lazarus adına yaptırılan bir kilise eklendi ve bu kilise İstanbul’un Osmanlılarca alınmasına dek varlığını sürdürdü.
Hodegetria Manastırı ve Ayazması
Bugünkü Cankurtaran bö lgesinde yer alan Hodegetria Manastırı ve Ayazması, orta ve geç Bizans döneminde Konstantinopolis’in en önemli ibadet yerlerinden biriydi. Manastırın yapım tarihini 9.yy’dan öncelere götüren bir takım iddialar mevcutsa da bunu kanı tlayan somut bir veri yoktur.
İmparator Mihael zamanında inşa edilmiş yahut süslenmiş olan manastır, daha sonraları 12.yy’da Paleoglos Hanedanı ’nın bir üyesince onartılmıştır.
11.yy’ın sonları ndan itibaren kilisede yer alan özel bir Meryem Ana ikonası çok ünlendi ve halk aras? ?nda mucizelere yol açtığı yönünde söylentiler çıkınca kilise ziyaretçi akınına uğramaya başladı. Sonraki dönemlerde şehir Latin ya da Haçlı ordularının istilasına uğradığında ikona onların eline geçmesin diye Pondakrator Kilisesi’ne/Zeyrek Camii’ne götürülmüştü. Bir süre orada kaldıktan ve şehir istiladan kurtulduktan sonra 1261’de İmparator VIII. Mihael Paleologos’un tören ayininde en önde kiliseye taşındı ve sonra da yine Hodegetria Manastırı’na yerleştirildi.
Kilise 13. yy’ın sonlarında Antakya Patrikliği’ne bağışlandı, manastır binası ise Konstantinopolis’i ziyaret eden Suriyeli hacılara misafirhane olarak hizmet etti.
Bizans İmparatorluğu’nun son yıllarına dek ayakta kalan manastırı ziyaret eden hacıların anlatımlarından Mucizevi ikonadan söz edildiği kaynaklarda zikredilmektedir. 1453’te İstanbul’un alınması esnasında manastırda bulunan bu mucizevi ikona Kora Manastırı’na (Kariye Camii) götürülmüş ve onun önünde düşman işgalinin sona ermesi için topluca ayin yapılmıştır, ancak şehir düştükten sonra Osmanlı askerleri İkonayı ele geçirmiş ve tahrip etmişlerdir.
Manastırın orijinal ismi olan “hodegon” Rumca’da “önderler, öncüler, liderler” gibi anlamlar içeriyor. İsim manastırda bulunan ayazmayı ziyarete gelen ve şifa bulmayı umut eden kör hacıları buraya getiren keşişlerden dolayı konmuştu. Söz konusu ayazmadan sonraki dönemlerde çok ender olarak söz edilir olmuştur ki bunun nedeni ya ayazmanın kaynağının kurumuş olması ya da herhangi bir nedenle kaybolmuş olma olasılığı olabileceği gibi, ayazmanın şifa verici yan? ?nın azalması ile gözden düşmesi de olabilir. Sonraki dönemlerde iyileştirici g? ?ç ayazmadan, kilisede bulunan Meryem Ana ikonuna geçince ayazmadan da daha az söz edilir olma olasılığı akla yakın gözükmektedir. Bu tarihten sonra manast? ?rın adı değişmiş ve “kadın önder” anlamına gelen “Hodegetria” olarak anılmaya başlanmıştı r.
Kaynaklardan elde edilen bilgiler doğrultusunda manastırın yerini tespit edecek olursak manastır, Ayasofya’nın doğusunda bugünkü Ahırkapı sınırları içerisinde bulunuyordu. 1923 yılında Gülhane Hastanesi’nin olduğu yerde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan heksogonal (sekizgen) yapı nın manastırın ayazması olduğu düşünülmüşse de önde kavisli bir portikosu (kapısı) ortada bir havuzu bulunan ve hücrelerden oluşan bu yapının adı bilinmeyen bir Bizans dönemi hamamı ya da aynı şekilde bir saray olabileceği ihtimali daha akla yakın gelmiştir.
Bukoleon ya da Bus Kaileon Sarayı
Marmara kıyısında, bugünkü Cankurtaran ile Kumkapı arasında ve Ç atladıkapı’nın bulunduğu yere bitişik bir mevkide, Küçü kayasofya’nın doğu ucunda yer alıyordu. Bir sahilsaray olarak yapılan bina hakkındaki ilk bilgiler 9.yy ortaları ile 13.yy arasını kapsayan ve Orta Bizans dönemi olarak anılan devire ilişkindir. Dolayısıyla sarayın liman ile eş zamanlı olarak yapıldığı ve tarihinin daha gerilere gittiği yönündeki iddialar herhangi bir kanıta dayanmadığından geçerli değildir. Bu çerçevede eldeki somut bilgilere dayanarak sarayın II. Teodosıus tarafından yaptırıldığı söylenebilir. Bilinen ve zamanımıza dek ulaşan bölümleri ise daha sonra İmparator Teofilios zamanında ilave edilmiştir.
Faros denilen fener burcu ile İmparatorluk iskelesi olarak kullanılan burunun arasında kalan bölgede sahil surlarının üzerinde uzanan sarayın temelinde ilkçağlardan kalan mermer bloklar kullanılmıştır. Sur duvarlarının arasından görülebilen ve uzunluğu yaklaşık 300 metreyi bulan ? ?n cephe, iki ana bölümden oluşuyordu. Öndeki küçük limanla sarayı birbirine bağlayan ve güney-kuzey doğrultusundaki kısa bir duvarın içinden geçen merdivenle bu iki bölüm birbirinden ayrılıyordu. Sarayın batı bölümü 1870’lerde yapılan demiryolu hattı nedeniyle tahrip olarak yok olmuştur. Bu bö lümün her iki yanında saraya ismini veren aslan (bus kaileon) heykellerinin süslediği cumba yer alıyordu.
Sarayın doğu yakası ise halen ayaktadır. Gün? ?müze kadar ulaşan bu kısımdan yola çıkarak dış cephenin, birbirini takip eden, tuğladan örülmüş tonozlarca (kemerler) örtülmüş mekanlardan meydana geldiği söylenebilir. Bir dizi halinde sıralanmış mermer çerçeveli pencereler ile kapıyla Marmara’ya açılan sahilsarayının ön kısmında, duvara saplanmış bir haldeki mermer konsolların taşıdığı bir balkonunun olduğu görülebilmektedir.
Sarayın Faros yakasında bulunan mekanlar, zengin bezemelere sahip sütunlar ile süslenmişti. Bunlara ait olduğu saptanan alt paye gö vdelerinden bir kaçı halihazırda İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Doğu yakasında ayrıca değişik biçimler taşıyan zarif süslemeli başka sü tun başlıkları da vardı. Bunlardan geriye kalan bir kaçı, çevrede korunaksız bir biçimde duruyor.
Bukoleon Limanı
Sarayın önünde bulunan ve saraya ait kayıklar ile İmparatorluk gemilerinden bazılarını barındıran liman, sarayın ön cephesinin bulunduğu yerin batı yakası ile Çatladıkapı arasında uzanıyordu. Liman denizden bir dalgakıranla ayrılıyordu. Başlıca görevi imparatorluk sarayına hizmet vermek olduğundan diğer limanlara oranla oldukça mü tevazı boyutlarda yapılmıştı. 1960 yılında yapılan sahil yolunun yapımına dek mendireğe ait bazı kalıntılar görülebiliyordu.
Saray ve limanın adının imparatorluğun pagan geçmişinden gelen bir isim olduğu açı ktır, kimi kaynaklarda limana ismini veren sözcüğün “bukalos” yani “çoban”dan geldiği belirtilir. Bizans ortaçağında ise bu isim “ bus kaileon” a dönüşmüştür, buna da neden olan yapısal unsur ise limanı süsleyen ve bir boğa ile bir aslanı birbirleri ile mücadele ederken gösteren heykeller olmuştur.
İstanbul’un Bizans ve Osmanlı dönemindeki limanları nı inceleyen tarihçi Wolfgang Müller’e göre başlangıçta basit bir iskele halinde olsa da burada muhtemelen daha Bizans’ın ilk zamanlarında, mendirek ile korunan bir liman mevcuttu. Yalnızca imparatorluk gemilerine ayrılmış bulunan limanda gemilerin bakımı ile barınmasına yönelik hizmet veren tesislerin bulunup bulunmadığına dair elde somut bir bilgi bulunmamaktadır. Liman söz konusu iş levinin yanında, imparatorların ve saray mensuplarının deniz yolculuklarında ve üst düzey ziyaretçilerin ziyaretleri esnasında kullanılı yordu.
Faros
Ahırkapı ile Küçük Ayasofya arasındaki Büyük Saray’ın güneydoğusunda yer alan Faros, Bizans döneminde şehre denizden yaklaşan gemilere yolunu göstermek amacıyla inşa edilmiş olan fener kulesiydi. Yapım tarihi bilinmemekle birlikte, erken Bizans dönemine ait olduğu sanılmaktadır. Askeri amaçlarla da kullanılan Faros 9.yy’da, işaret ateşlerinden oluşan bir zincirin son noktası olarak, doğu sınırlarındaki Arap akınlarını başkente haber veriyordu. Faros hakkındaki bilgilerimiz Bizans kaynaklarının dışında b? ?yük oranda 1390’da şehre gelen Rus hacılardan ve 1420’de Konstantinopolis’e de gelen İtalyan Seyyah Boundelmonti’nin anlattıklar? ?ndan kaynaklanmaktadır. Buna göre Faros silindirik bir yapıdaydı ve en üst kat? ?nda, dört sütunla çevrilmiş camların ardında yanan bir ateş vardı.
Fener büyük olasılıkla deniz surlarındaki 32 numaralı kulenin ya da burcun üzerinde inşa edilmişti. Ve Bukoleon Sarayı’nın hemen doğusunda saray duvarlarına 10. yy’da eklenen bölümün denizle buluştuğu noktada yerde bulunuyordu. Faros bugün Osmanlı dönemine ait takviye inşaatı ile kaplı bir haldedir.
Meryem Ana ya da Faros Kilisesi
Faros adı ile de bilinen bu kilise fenerin hemen arkasında uzanan Büyük Saray’ın alt taraçasının olduğu yerde bulunuyordu. Kilise Bizans’ta kutsal emanetlerin yer aldığı ve muhtemelen özel ayin günlerinde de sergilenerek ayin yapılan bir hazine dairesi gibiydi ve bu yüzden de Bizans’ın en özel ve en kutsal kilisesiydi. Burada saklanan bu ç ok özel kutsal emanetler arasında İsa’nın çarmıha gerildiği gün ü zerinde olan ve kefen olarak kabul edilen elbisesi ve yine çarmıha germe esnasında kullanıldığı iddia edilen eşyalar bulunuyordu.
1204 senesinde Konstantinopolis’i yerle bir eden Latin İşgali esnasında şehirde bulunan pek ? ?ok askeri, sivil ve dini yapı gibi bu kilise de yağmalandı, tahrip edildi. Kilise bu olaydan sonra işgal atlatılmasına rağmen terkedilmiş bir halde yıkılmaya bırakıldı ve Fatih dönemine kadar ulaşamadan yok oldu.
Ahırkapı Feneri
Ahırkapı’da Marmara surları ile sahil yolu arasında Ahırkapı meydanına açılan sur kapısına girmeden önce kıyıda yer almaktadı r.
III. Osman tarafından 1735 yılında yaptırılmıştır. Kaptan-ı Derya Süleyman Paşa nezaretinde inşa edilen bu ilk Osmanlı feneri Marmara surlar? ?nın Oluk Kapısı mevkiindeki bir burcunun üzerinde ahşap olarak yaptırı lmıştı. Fenerin bakımı ve işletmesi önceleri bostan ocağındaydı, fenerin yanmasını sağlayan yağ kandillerinin yakıtı olan yağ ise Topkapı Sarayı ’ndan temin ediliyordu. Abdülhamid döneminde bu uygulama değişmiş ve fenerin bakım ve işletmesi gedik usulüne bağlanmıştır. Bu uygulama ile fenerin bakımı babadan oğula geçmiş ve bu gelenek günümüze dek değişmeden gelmiştir.
Ahırkapı Feneri ahşap olduğu dönemlerde birkaç kez yangın geçirerek harap olduğundan, 1857’de Abdülmecid tarafından yeniden, ancak bu kez taştan inşa ettirilmiştir. Fener günümüze dek, çeşitli zamanlarda onarımlar geçirerek gelmiştir.
Fener kulesi dıştan bütü nü ile sıvanmış ve gövdesi de tamamen beyaza boyanmıştır. Fener kulesinin silindirik biçimli gövdesi, siyah, metal bir çember ile donatılmıştır. Camdan bir kafesin içinde yer alan fener, üzerine oturduğu ve korkuluğa dönüştürülmüş olan kare tabanlı balkon kaide üzerine yerleştirilmiştir. Çokgen bir prizmayı andı ran ve minare şerefelerine benzeyen balkon küçük konsollar ve şebekeli korkuluklarla desteklenmektedir. Yaklaşık 40 metre yükseklikteki bir kulenin tepesinde yer alan ve cam koruyucu içinde muhafaza edilen fener ise, iki saniye aralıklarla olmak kaydıyla dört saniye süresince ışık vermektedir.
Akbıyık Hamamı
Ahırkapı Akbıyık Mahallesi’nde Akbıyık Caddesi’nin sonunda, tren köprüsünün deniz tarafında, Keresteci Hakkı Sokağı’nın köşesinde yer almaktadır.
İstanbul’da günümüze kadar ulaşabilmiş tarihi hamamlar içinde en eskilerden birisidir. Bir çifte hamam olarak inşa edilen yapının kadınlar kısmı günümüzde de çalı şmaya devam etmekte, buna mukabil erkeler kısmı ise halihazırda çalış mamaktadır. Nitekim çalışmayan erkekler kısmı orijinal yapısını da muhafaza etmemektedir. 1956-57 yıllarında yapıyı yenilmek için yapılan tamiratlar esnasında yapılan yanlış uygulamalar nedeni ile erkekler kısmının orijinalliği bozulmuştur. Buna karşılık yapı plan olarak ilk yapıldığı gü nkü halini muhafaza etmektedir.
Akbıyık Hamamı İstanbul’daki tarihi hamamlar içinde en eskilerden birisi olmakla birlikte, bunlar içinde nispeten az bir ö neme sahiptir, bundan dolayı da, tarihi hamamlar içerisinde az bir yer tutmaktadır. 1946 yılında onarım geçirdiği esnada bir restorasyon kurbanı olan yapının camekanlı kısmı, kiremit ile örülmüştür. Ortasında yerleştirilmiş olan ve yine kiremitle örtülen aydınlık feneri de bu onarım esnasında yerleştirilmiştir. Erkekler kısmında var olduğu çeşitli kaynaklarda belirtilen, ancak günümüzde olmayan fıskiyeli havuzun ise günümüze kadar gelmemiş olmasının nedeni bilinmemektedir.
Giriş bugün kahve ocağının bulunduğu bölümde yer alan antre kısmının yanında, soğukluğa geçiş de söz konusu kahve ocağının yanında bulunan kapıdandır. Soyunma odaları ise üst katta ve iki adettir, burada uzun bir peyke de yer almaktadır. Akbıyık Hamamı’nın sıcaklık kısmıysa dört kubbe altında bulunan, üç bölümden oluş maktadır. Bu bölümlerden ilki, tek kubbeli ve dört köşe bir göbektaşı ile bunun çevresinde dizili bulunan kurnalardan oluşmaktadır. Bu kurnalardan birinin etrafı duvar ile çevrilerek halvet kısmı haline getirilmiştir. Sıcaklık kısmı nın ikinci bölümüyse küçük bir kubbenin altında iki kurnalı bir halvetten oluşmaktadır. Bu bölümün solunda da birisi küçük, diğeri ise ona oranla daha büyük kubbelerin örttüğü bir başka sıcaklık birimi bulunmaktadır. Bu kı sım da bir duvarla ikiye bölünerek üç ayrı odacık halinde bir bölüm haline getirilmiştir. Yanlarda yer alan bölümlerse yarım duvarlar halinde bölünerek, ikisi tek, ikisiyse çift kurnadan ibaret dört halvet olarak yapılmıştır. Aynı plan her iki yanda da simetrik olarak izlenebilmektedir.
Yapının dış görünüş ü bir hamamdan ziyade, birbirine yapışık bir yapılar kompleksi izlenimi vermektedir.
Akbıyık Mescidi ve Tekkesi
Eminönü İlçesi, Ahı rkapı semtinde Akbıyık Caddesi ile Akbıyık Camii Sokağı’nın kavşak noktasında bulunmaktadır.
Banisi, Hacı Bayram-ı Veli Hz’lerinin halifelerinden, II. Murad ve Fatih devirlerinde ünlenmiş bulunan “Şems-i Hüdâ” mahlası ile bilinen sufilerden Akbıyık Dede’dir (asıl ismi; Abdullah Ahmed Muhyiddin ya da Mehmed Muhyiddin yahut Şemsî’dir). Mahalleye de adını veren yapının kurucusu olan bu zat bir Bayrami dervişidir.
Mescidin kesin inşa tarihi bilinmemektedir, her ne kadar bu zatın söz konusu mescidi İstanbul’un alınmasını takiben yaptırdığı yönünde yayg? ?n bir kanı olmakla birlikte, 1546 tarihli vakıf defterlerinde yer alan kimi ibarelerden bu bilginin doğruluğu şüpheli duruma düşmektedir. Öte yandan mescidin vakfiyesinin tescil tarihi 1464 olduğu için, her ne kadar İstanbul’un alınmasını mü teakip olmasa da hayli erken tarihlerde, yani vakfiyenin tescil tarihinden az önce kurulduğu düşünülebilir ki, bu da hayli erken bir tarihtir. Bu nedenle Akbıyık Mescidi’nin İstanbul’da ilk yapılan mescidlerden birisi olduğunu sö yleyebiliriz. Mescidin İstanbul’da inşa edilen camiler içinde kıbleye en yakın doğrultuda inşa edilmiş ilk dini yapı olması nedeni ile halk arasındaki adının, “Evvel-i Kıble” (Önceki Kıble) ya da “İmamü’l mescid” (Mescidlerin Önderi) olduğu da kaynaklarda belirtilmektedir
Dikdörtgen bir plana sahip olan mescid ahşap çatılı ve 192 metrekare iç alana sahiptir. Duvar kalınlığı 90 cm’dir. Tek şerefeli minare eski gövde ve şerefesini halen muhafaza etmektedir. Akbıyık Mescidi’ne vakıf olarak 864 akçe gelir getiren tek katlı iki ev ile 500 akçe gelirli bir bahçe bırakılmış, bundan imama günlük 2, müezzine 1 akçe maaş olarak ayrılmıştır.
Akbıyık Mescidi’nin sonraki tarihlerde bir takım ek vakıflar ile gelirleri arttırılmış, mescid zamanın ve doğa koşullarının yıpratıcı etkisi ile çeşitli dönemlerde onarım geçirmiş, yapıya ek olarak başka hayır eserlerinin de eklenmesiyle ortaya küçük ölçekli bir külliye çıkmıştır.
Zamanla yapının kendisine de bir takım eklemeler yapılmıştır, minber kısmı Darüssade Ağası Mustafa Ağa tarafından ilave edilmiştir ve böylece mescit camiye dönüşmüştür.
Yapıyı küçük çaplı külliyeye dönüştüren eklemeler ise ç ok sonraki süreçlerin sonucudur. Bu anlamda ilk olarak vakfiye defterlerinde adı Hü ssam bin Abdurrahman olarak geçen bir hayırsever, daha sonraki senelerde bu mescit/caminin yanına (1535 senesinde) bir mektep yaptırmıştır. Yazıcı Mehmed ismini taşıyan bir başka hayırsever ise 1793 senesinde minarenin karşı sına bir şadırvan yaptırtmıştır. Daha sonra bu şadırvanın suyu ç alınınca bu kez söz konusu zatın kızı Hacce Hanım, 19.yy’da bu ? ?adırvanı yenileyerek ihya etmiştir. Yapı son olarak 1950’lerde Türkiye Anıtlar Derneği İstanbul şubesince ve semt halkının da yardımları ile yenilenmiştir.
Akbıyık Tekkesi’nin ise vakfiyede yer almamakla birlikte muhtemelen mescitle aynı zamanda yahut, mescit yapıldıktan kısa bir süre sonra 1484 senesinde yaptırıldığı, bir başka vakıf defterindeki kayıtlardan anlaşılmış bulunmaktadır. Zaman içinde ortadan kalkan tekke, 17.yy ortaları nda dönemin güçlü Veziriazamı Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa tarafı ndan yeniden tesis edilmiştir. Tekkenin postuna ise Halveti tarikatından Çarhacı Şeyh Ahmed Efendi geçmiştir. Böylece tekke yıllar sonra başka bir tarikatın hakimiyetine geçmiştir. Başlangıçta Akbıyık Dede’den dolayı Bayrami olan tekke, 17.yy’da Halvetilerin, sonraki süreçlerde 18.yy’da ise Cerrahiliğin bir kolunun, son onarım gördüğü zamanlarda ise Kadiriliğin hizmeti altında olmuştur. Tekkelerin kapatılmasından sonra harap düşerek onarılmayan tekke binası ne yazık ki günümüze kadar ulaşmamıştır.
Çift fonksiyonlu bir tesis olarak Akbıyık Mescit-Tekkesi’nin mimari özellikleri bütün ayrıntıları yla bilinmemektedir. Yine de, geçirmiş olduğu üç aşamada tevhidhane olarak kullanılan mescit ile bunun avlusu etrafında sıralanan birtakım ahşap binalardan müteşekil bir yapı olarak düşünülebilir. Daha sonradan yapıya eklenen ve mescidin avlusunda bulunan mektebin zemin katının tekke olarak kullanıldığı, bundan başka iki adet çift katlı binanın varolduğu bilinmektedir. Avlunun batı kesiminde yer alan ve halihazırda cami yaşatma ve yaptırma derneğinin olduğu yerde ahşap binalardan haremlik ve selamlık binalarının bulunduğu tahmin edilmektedir.
Geçen yüzyılın sonlarında yeni baştan yapılan mescit -tevhidhane bölümü kagir duvarlı, ahşap çatılı ve mimari özellikler bakı mımdan dikkat çekecek unsurlar bulundurmayan sıradan bir binadı r.
Mescid de, tevhidhane de enine ve dikdörtgen planlı olan, kapalı bir son cemaat yeri ile harim (kadınların namaz kıldığı bölüm) kısmından meydana gelen bir yapıdır. Moloz ve taş örgülü, sıvalı bir halde bulunan, on biri harim bölümüne ait, toplam on yedi adet olan dikdörtgen açıklıklı ve demir parmaklıkla muhafazaya alınmış büyük pencereler bu bölümde sı ralanmaktadırlar.
Cumhuriyet döneminde geçirdiği onarımla yenilenen son cemaat yerinin üst kısmındaki bölüm üstte bulunan mahfil olarak değ erlendirilmiş, üst katı taşıyan betonarme sütunların arasına harim kısmı na açılan pencereler yerleştirilmiştir. Duvarları bel hizasına gelecek kadar koyu yeşil renk fayanslar ile kaplanmış olan harim mekanın üst kısmıysa bir tekne tavan ile örtülmüştür. Tavan süslemeleri olarak yapılan nakışlar ise boyanarak yok edilmiştir.
Ahşaptan yapılmış olan mihrap ve minber ise tarz olarak yapıldığı yüzyılın sonlarında ortaya çıkan eklektik bir zevk anlayışını yansıtır mahiyettedir.
Minareninse, yerleştirildiği yerin kitlesinden taşkınlık yapan kaidesi çokgendir, pahlı yüzeylerle oluşturulan pabuç kısmı ise kaide gibi ilk yapılan orijinal binadan kalmadır. Pabuçtan sonraysa silindir gövdeyle, üç sıra testere silmenin taşıdığı, geometrik dü zenli şerefe gelmektedir. Soğan biçimi taşıyan bir kubbecik olarak tasarlanmış olan kurşun kaplamalı ahşap külahla, minare sona ermektedir.
Yapıda genellikle orijinal binadan kalan unsurlar çok az olmakla birlikte, mescit-tevhidhane kı smının güneydoğu köşesinde yer alan pahın üzerinde bulunan bademli dolgunun ilk inşa sırasında kalmış olması ise kuvvetle muhtemel gözü kmektedir.
Ahşap oyma tekniği ile yapılmış, siyah zemin üzerine sarı yaldız sülüs hatlı mihrap ayetiyle, talik hatla nakşedilmiş “Yâ Hazret-i Bilal-ı Habeşi” levhaları, ayrıca II. Mahmud döneminin estetik beğenisini yansıtan, helezonik biçimli, yivli pirinçten mihrap şamdanları ile yine aynı dönemin tarzını taşıyan sedef kakmalı rahle binada en çok göze çarpan eşyalardı r.
Hazire kısmının duvarlarında ise sokağa açılan parmaklıklı ziyaret pencereleri mevcuttur. Kendisi Bursa’da yaptırmış olduğu ve günü müze kadar ulaşamamış bulunan imaret ile zaviyenin yanında bulunan türbede gömülü olsa da, Akbıyık Dede Hz’lerine burada bir makam kabri yapı lmıştır, bu makam kabri mescit-tevhidhane bölümünün duvarının önü nde bulunmaktadır.
Kapuağası -Mahmud Ağa Camii
Ahırkapı ’dan Sultanahmet’e çıkarken, kendi adı ile anılan sokakta yer almaktadır. “Kapı Ağası Camii” olarak da bilinir.
Banisi Babüssade Ağası Hadım Mahmud Ağa, mimarı Mimar Sinan’dır. Farsça yazılı olan kitabesinde ise 1553 senesinde yapıldığı yazılmaktadır. Cami, medrese, mekteb ve çeşmeden oluşan bir külliye olarak yapılan ya da gelişen yapılar topluluğundan günümüze sadece cami ve yıkık mekteb duvarları intikal etmiştir. Cami ise 1776, 1825 yıllarında iki kere yanmış ve iki kez onarım görmüş, en son 1895 senesinde çıkan meşhur Hocapaşa yangını esnas? ?nda harap olmuş, daha sonra yeniden inşa edilmiştir.
Caminin bugünkü hali orijinal olmaktan çok uzaktır, dolayısı ile caminin orijinal mimarisi bilinmemektedir.
Camiyi çevreleyen pencereler ince uzun, sivri kemerli ve büyüktür. Kiremitle örülen camiyi 1 metre 50 santim kalınlığındaki duvarları çevrelemektedir. Kare planlı harim kısmı ise onarım görmeden önce kubbeli olarak inşa edilmiş olabileceği izlenimi vermektedir.
İshak Paşa Camii
Eminönü İlç esi’nde Cankurtaran Mahallesi’nde, Bâb-ı Hümayun’dan Ahı rkapı Meydanı’na inen ve adını taşıyan mahallede İshak Paşa Caddesi üzerinde yer alır. Banisi Fatih dönemi sadrazamlarından ve Bayezid dönemi ricalinden Sadrazam İshak Paşa’dır. O dönemde yanında camiye gelir getirmesi amacıyla vakfedilerek yaptırılan hamamı ve günümüze kadar ulaş amamış olan mektebi ile küçük çaplı bir külliye olarak yaptırılmıştı.
Caminin yapılış tarihi ile ilgili net bir bilgi olmamakla birlikte 1487 senesinde vefat eden İshak Paşa’nın ölümünden önce ve son şeklini alan vakfiyeye bakarak 1485 sonları olabileceği düşünülebilir. Minberini ise daha sonra Fatih’in vezirlerinden Mehmet Paşa koydurtmuştur.
Paşa, İstanbul’da Boğazkesen’de bir hamam ile yine İstanbul’da yaptı rdığı diğer hamama bitişik 4 dükkanı bu mescide vakfetmiştir. Vakfiyede İmama 4’ü imamet, 3’ü çocukların okutulması için toplam 7 akçe vazife vermektedir. İmamın fakih ve hafız olmasını şart koşmaktadır. Mü ezzine ise kayyım vazifesi ile birlikte 3 hasır, kandil yağı ve diğer malzemeye günde iki dirhem tayin etmektedir.
Yapının giriş kısmındaki yan yana üç kitabeden, caminin 1704’te vakıf mütevellisinden Mehmed Ağa, 1732’de Bağdatlı Yahya Ağa ve 1811’de Padişah Üçüncü Selim’in üç üncü eşi Tab’ısafa Kadın tarafından, birbirlerini izleyecek biçimde ç eşitli zamanlarda tamir ettirildiği anlaşılmaktadır. 1918 yılında Cankurtaran Mahallesi’ni baştanbaşa saran yangında harap olan cami ve hamamı onarılmıştır. Son onarım gördüğü tarih 1951 olan cami, bu onarım sı rasında iyice elden geçirilerek ciddi bir değişiklik geçirmiştir. Tamamı ile moloz taştan inşa edilen caminin, tek kubbesi sekiz köşeli dış kasnağa oturmuştur. Yüksek, mütenasip 2 göz revaklı, yandan kapılıdır. Harabe halindeyken 1951 yılında yapılan tamir esansında duvarları kalın sıva ile kaplanmış, ancak sonraki yıllarda bu sıvalar dökülerek duvar yüzü ortaya çıkmıştır. Caminin duvarında üç sıra pencere vardır. Kasnak ise sağırdır. Caminin iç kısmının herhangi bir özelliği kalmamıştır. Caminin avlu kapısından harem kapısına kadar camlı bir yol yapılmıştır.
Cami, kare planlı ve kubbeli bir harim ile kare planlı ve kubbeli olmak üzere iki birimden oluşan bir son cemaat yerinden oluşacak biçimde inşa edilmiştir. Harim kısmının kuzey duvarında bulunan izlerden, yapının son onarım esnasında yenilenmemiş olan son cemaat yerindeki kubbelerinin yuvarlak kemerlere oturduğu anlaşılmıştı r.
Harimin girişi kuzey cephesinin soluna (doğu kesimine) kaydırılmış, aynı cephede yer alan iki pencerenin arasına yapının ekseninde olmadığı halde küçük bir son cemaat yeri mihrabı yerleştirilmiştir. Moloz taşlar ile örü lü bulunan cephelerde, iki sıra halinde yerleştirilmiş dörder pencere yer almaktadır. Alttaki pencerelerin dikdörtgen açıklıkları mermer söveler ile kuşatılmış, topuzlu demir parmaklıklarla ile donatılmış ve tuğla örgülü sivri hafifletme kemerleri ile taçlandırılmıştır. Kurşun kaplı kubbe içerisinde pandantiflerle, dışarıdan sekizgen prizma biçiminde bir kaide üzerine oturur. Beden duvarların? ?n ve kasnağın saçakları testere dişli silmelerle oluşturulmuş tur.
Harimin kuzeybatı köşesinde yer alan minare, kesme küfeki taşı ile örülmüş, yarım sekizgen biçimindeki bir kaide üzerine oturur. Silindir biçimindeki, tuğla örgülü gövdesinde küfeki taşından üç adet beyaz taş bilezik dikkati çeker.
İshak Paşa Hamamı
Eminönü İlçesi’nde Cankurtaran Mahallesi’nde Ahırkapı Meydanı’na inen yolda İshak Paşa Camii’nin batısında yer almaktadır.
Cami ile birlikte yapı lan hamamın da yapım tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hamam günümüzde depo ve imalathane olarak kullanılmaktadır. Sıcaklığın ve ılıklığın bazı kesimleri yıkılmış, geriye kalan ve artık bir hayli yıkık duruma gelmiş olan kesimlerde sonradan imalathanece açılan kapılarla özgün tasarımlarını ö nemli ölçüde yitirmiş bulunmaktadır.
Sadece hamam olarak tasarlanan yapının duvarları kaba yontma küfeki taşıyla yapılmış, üstteki kubbe ve tonozlar ise tuğla ile örülmüştür. Kare planlı ve soğukluk kubbesi ile örtülm? ?ştür. Kubbeye geçiş, prizmatik üçgenlerin dolguladığı tromplarla sağ lanmıştır. Giriş cephesi ile bunun solunda yer alan cephede, soğukluk kısmı nı aydınlatan, üç sıra halinde düzenlenmiş pencereler görülmektedir. Sı caklıkta Türk hamam mimarisinin en eski ve en yaygın biçimi olan dört eyvanlı plan uygulanmıştır. Kare planlı ve kubbeli köşe halvetlerinden birisi ılıklık olarak değerlendirilmiştir. Köşeleri pahlanmış kare planlı ve kubbeli merkezi birim göbektaşını barındırır.
Dört yönde bunu kuşatan eyvanlardan ikisi dilimli yarım kubbelerle, ikisi de yıldız tonozlarla örtülüdür. Köşe halvetlerine pahlı köşelerden geçiş sağlanmıştır. Ilıklık bölümüne açılan helanın varlığı temel izlerinden tespit edilmiştir.
Hekimoğlu Ali Paşa Validesi Çeşmesi
Ahırkapı’da Akbıyık Camii ile Ahırkapı Sokağı’nın kesiştiği yerde köşede bulunmaktadır. II. Mahmud dönemi sadrazamlarından Hekimoğlu Ali Paşa’nın validesi için yaptırdığı bu çeşmenin, yapım tarihi 1734’tür.
Dönemin estetik zevkini yans? ?tan çeşmenin beyaz mermerden yapılmış ön cephesinde görülen eksikliklere ve kopmuş bulunan suluklarına rağmen bu eserin 18.yy’ın çok seçkin bir örneğini oluşturduğu söylenebilir. Yatay bir biçimde yerleştirilen dikdörtgen biç iminde tasarlanan yapının ön cephesinde, dikey eksende gelişen üç ünite olu? ?turulmuştur. Ortada dışa doğru taşırılmış, birbirine sivri bir kemerle bağ lanmış iki ayak arasına aynataşı yerleştirilmiştir. Aynataşının önünde iki tarafında yer alan birer dinlenme taşı olan bir tekne vardır. Yan taraftaki üniteler birer sulukla zenginleştirilmiştir.
Simetrik süslemelere sahip yan ünitelerde ise üstte bir yarım rozet çiçeğini andıran, küçük istiridye biçimini taşıyan nişle taçlandırılarak estetik yönden zenginleştirilmiş suluk yer alır. Ters dö nmüş bir palmetin üzerine yerleştirilen sulukların kaseleri ne yazık ki bugün mevcut değildir. İstiridye niş üzerindeyse iki tarafı hurma dalı ile sonlanan bir yelpaze motifi görülür. Onun da üstünde yayvan taşlara yerleştirilmiş iki tarafta birer m? ?sır motifi ile süslenmiş armut ağaçlı panolar yer alır.
Çeşmenin farklı plastik nitelikler arz eden panolarındaki mısır motiflerinde belki de “M? ?sırlı” lakabını kullanan bir ustanın yüksek kabartmalar ile üç boyutlu çalışmalara doğru gelişim gösteren sanatının izlerini görmek mü mkün olmaktadır.
Hammamizade İsmail Dede Efendi’nin Evi
Ahırkapı’da Armada Otel’i geçtikten sonra Akbıyık Mescidi’ne doğru çıkan yolun başında, Akbıyık Mescidi’nin hem en karşısında, Yenikapı Mevlevihanesi’nin yetiştirmiş olduğu en büyük klasik Türk müziği üstadlarından Hammamizade İsmail Dede Efendi’nin, ölene kadar bu semtte yaşadığı evi yer almaktadı r.
Dede Efendi’nin 1997’de müze haline getirilen evi günü müzde klasik Türk müziğini yaşatmaya çalışan musikişinasların buluşma noktası durumunda. Ev, üç katlı, cumbalı, ahşap bir konak. Evin girişi bir konferans salonu gibi düzenlendiğinden pazar günleri musiki severler fasıl düzenliyor. Üst katında Dede Efendi’nin meşk odası bulunuyor. Burada düzenlenen musiki sohbetleri ve meşk esnasında fonda çalan neyin tınısı, tahta merdivenlerde ayaklarınızın çıkarttığı gıcırtılara karışı yor.
Şehzadebaşı’nda doğan İsmail Dede Efendi’ye “Hammamizade” lakabı babasının geçimini hamam işletmeciliği ile sağladığı için verilmiştir. Çok küçük yaşta ilahi okurken sesinin güzelliği ilkokul öğretmeni tarafından keşfedilen, dönemin musiki üstadlarından Uncuzade Mehmet Efendi’den ders alan İsmail Dede Efendi, ilköğrenimi bitirdikten sonra bir yanda Uncuzade’nin derslerine devam ederken, diğer yandan da Yenikapı Mevlevihanesi’ne devam etti. Orada Mevlevihane’nin postnişini ve devrinin musiki üstadlarından Şeyh Ali Nutki Dede’nin derslerini izledi, ancak Dede Efendi’nin aslı üstadı olarak Mevlevihane’nin musiki kuramcısı ve şeyhin kardeşi olan Abdülbaki Nasır Dede bilinir. Ney üflemeyi ondan öğrendiği söylenir. Mevlevihane’de aynı zamanda derviş olarak seyr-i sülukunu da sü rdüren Dede Efendi, 1799’da çilesini doldurarak “dede” unvanı nı kullanmaya hak kazandı. III. Selim tarafından da iltifatlara mazhar olan Dede Efendi bu dönemde sarayda dersler verirken, saraydan bir kadınla evlendi ve halihazırda Ah? ?rkapı-Akbıyık’ta bulunan kiraladığı eve taşındı. Dede Efendi şimdi müze olan evinde ölmedi. Hacca gittiği esnada koleraya yakalanarak hayatı nı kaybeden bu büyük üstad, Türk musikisinin en çok eser veren bestekârlar? ?ndan oldu.
Ahırkapı Büyük Roman Orkestrası
700 yıl kadar evvel, Balkanlar’a ilk geldikleri zamandan beri Roman Çingeneleri Avrupa’n? ?n bir parçası olmuşlardır. Kendilerini, insan veya kişi anlamına gelen “Rom” kökünden gelen “Roman” olarak adlandırırlar ve konuştukları dile de “Romanca” demişlerdir. Türkiye’de de Osmanlı döneminde daha çok Trakya illerinden İstanbul’a gelen Romanlar yahut çingeneler, bir yandan demirci ustası olarak çalıştırılırlarken, diğer yandan pek de rahat olamamışlar, Osmanlı’nın ataerkil yapısı ile kendilerinin göçebe toplumsal yapılarından getirdikleri, yerleşik toplumlarla çoğu kez uyuşma sorunu yaşanan ahlaki değerleri ve eğlence düşkünü hayat biçimleri nedeni ile zaman zaman sürgün edilmişlerdir. Marmara kıyısındaki sur kapıları iç erisinde Samatya’da mekan tutmuşlarken buradaki Ermeniler ile uyuşmadı klarından dolayı devrin sadrazamına şikayet edilmişler, paşa da onları buradan sürmüştür. İstanbul’un çeşitli bölgelerine dağılan çingenelerin mesken tuttukları yerlerden birisi de burası olmuştur.
Ahırkapı, Türk Romanlarının uzun yıllardan bu yana yerleşik hayata geçtiği semtlerinden biridir. Ahırkapı Roman Orkestrası’nın çıkarttığı müzik albümü, Ahırkapı semtinde mesken tutmuş Türk Romanlarının geleneksel yaşam tarzını, müzik yoluyla ifade ettikleri uzun, titiz ve yorucu bir çalışmanın ürü nüdür.
Ahırkapı Büyük Roman Orkestrası, aynı mahallede b? ?yümüş, kader birliği yapmış 26 müzisyenin biraraya gelerek oluşturduğu T? ?rkiye’nin en büyük roman orkestrasıdır.
Yıllarca sokaklarda ve bulabildikleri her platformda kendi kültürlerini müzik vasıtasıyla ifade etmeye çal? ?şan roman müzisyenler, Armada Otel’in sahibi Kasım Zoto’nun ç abalarıyla biraraya gelerek orkestra halini almış ve Sony ile yaptıkları dünya ç apında anlaşma sonucu ilk albümlerinin kayıtlarını tamamlamışlardı r.
Kaynakça
- Sarkis Sarraf Hovhannesyan, Payitaht İstanbul’un Tarihçesi, Çev: E.Hançer, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1996
- E.Hakkı Ayverdi, Osmanlı Mimarisinde Fatih Devri, Cilt IV, İstanbul Fetih Cemiyeti, 1987
- E.Hakkı Ayverdi, Fatih Devri Sonlarında İstanbul Mahalleleri, Şehrin İskan ve Nüfusu, Ankara, 1958
- Murat Belge, İstanbul Gezi Rehberi,Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1994
- P.Ğ. İnciyan, 18. Asırda İstanbul Hayatı, Çev: Hrand D. Andreasyan, İstanbul Fetih Cemiyeti, 1976
- Necdet Sakaoğlu, Nasıl Bir Şehirde Yaşıyoruz, İstanbul’un Tarihi Kimliği, S.10 Kentim İstanbul-İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayını, 2003
- Eminö nü Camileri, Mehmet Doğru, Yüksel Kanar, Süleyman Mollaibrahimoğlu, Mehmet Ali Aslan, Kemal Kızgın, Eminönü Camileri, İstanbul Diyanet Vakfı Eminönü Şubesi Yayınları, İstanbul, 1987
- Wolfgang Müller-Wıener, Bizans’tan Osmanlı’ya İstanbul Limanı, S: 9, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul- 1998
- Orhan Erdenen, Adım Adım İstanbul, Ahırkapı Feneri’nden Rumeli Hisarı’na 2700 yıllık bir yolculuk, Kentim İstanbul-İstanbul Büyü kşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları, S: 5-6, 2003
- Doğan Kuban, DBİA Arkadiani Maddesi, Cilt 1, S: 305
- Semavi Eyice, DBİA Büyük Saray Maddesi, Cilt 2, S: 346-447
- Semavi Eyice, DBİA Aslanhane Maddesi, Cilt 1, S:325-326
- Albrecht Berger, DBİA Topoi Maddesi Cilt 7, S:294-298
- Semavi Eyice, DBİA Mangana Sarayı Maddesi, Cilt 5, S: 295-296
- DBİA Bukoleon Sarayı maddesi, Cilt: 2, S:327
- Albrecht Berger, DBİA Hodgetria Maddesi, Cilt 3, S: 82
- Albrecht Berger, DBİA Bukoleon Limanı Maddesi, Cilt: 2, S:327
- Albrecht Berger, DBİA, Faros Maddesi, C: 3, S:258
- DBİA, Ahırkapı Feneri Maddesi C:1, S:104
- Ziya Nur Sezer, DBİA Akbıyık Hamamı Maddesi Cilt I, S:153
- Baha Tanman, DBİA Akbıyık Mescidi ve Tekkesi Maddesi, Cilt I, S:152-153
- Emine Naza, DBİA Mahmud Ağa Camii Maddesi C: 6, S: 265
- M. Baha Tanman, DBİA İshak Paşa Cami Maddesi, Cilt 6, S:197
- M. Baha Tanman, DBİA İshak Paşa Hamamı Maddesi, Cilt: 6, S: 19
İstanbul’un en eski saray yerleşmesi olduğu kadar en eski yerleşimi de olan Ahırkapı, Çatladıkapı ile Sarayburnu arasında Cankurtaran Mahallesi’nin bir uzantısıdır. Doğuda Sarayburnu, batıda Çatladıkapı, Küçükayasofya, kuzeyde Sultanahmet ve Topkapı, güneyde ise Marmara Denizi ile çevrelenmiştir.
Semtin ismi Topkapı Sarayı’nın has ahırlar? ?nın burada bulunmasından dolayı verilmiştir. Marmara’ya açılan sur kapısının kuzeydoğusunda yer alan has ahırlar semtin en merkezi noktasını oluşturuyordu. Bizans döneminde ise buraya Mangana Sarayı’na ithafen “Mangana Mahallesi” deniyordu.*
Semtin tarihi
Ahırkapı ’nın tarihi, bir anlamda İstanbul’un da tarihi sayılabilir. Çünkü şehir ilk olarak buradan başlayarak kurulmuştu. İstanbul araştırmacısı Orhan Erdenen, Deniz Harp Okulu’nda Deniz Harp Tarihi dersleri veren uzman Ali Haydar Alpagut’tan yola çıkarak İstanbul’a ilişkin, bir anlamda ilk uygarlık izlerine burada rastlandığını yazar. 19. yüzyılda, Sirkeci-Halkalı tren hattı yapılırken burada eski bir kavmin izlerine rastlanmıştır. Bu izden yola çıkan Alpagut, bu kavmin Greklerden de eski bir kavim olduğunu ve bu kavme ait bilgiler olmadı ğını söylüyor. Bunların muhtemelen Traklar olduğu söylenebilir, onların kurduğu ilk yerleşkenin bir Hitit kolonisi olduğu yönündeki tez ise kanıta muhtaç tır.
Alpagut bu uygarlığın Finikeliler tarafından tahrip edildiğini ve bu medeniyet tarafından kurulan bu ilk İstanbul’un da bir teras yerleşmesi olarak ilk İstanbul vasıtası ile Balkanlar-Küçük Asya ticaretinde bir düğüm noktası oluşturduklarını belirtiyor. Bu ilk İstanbul’dan sonra kurulan ve bilinen en eski İstanbul olan yerleşim de yine bu bölgede kurulmuştu. Orhan Erdenen’in verdiği bilgilere göre deniz ticaretinde hayli başarı gösteren Grek kolonisi olan Megaralılar savaşçı bir halk olan Dorlar’dı. Onların kurduğu bu ikinci şehir yerleş imi M.Ö. 58’de kurulmuştu. Megaralıların İstanbul’daki kolonilerinin efsanevi komutanları Byzas/Bizas’a atfen “Bizantion” denilen bu ilk şehir bir askeri üs sayılabilirdi.
Hovvenasyan’a göre Bizas Bizantion’u bir çok tapınakla süslemişti. Bunlardan ilki Tiostur, sonradan Bizanslı Septımus Severıus “Strategıon” olarak anılan bu bö lgede yerine başka bir tapınak yaptırmıştı. Diğerleri, yine İstanbul’un birinci tepesinde bugünkü Sultanahmet semtinde Esai ve Akileus tapınakları ve ü çüncüsü Hipodrom/Atmeydanı/Sultanahmet Meydanı civarında kurulan Ekatia bunlardan en çok bilinenleriydi. Ne Bizantıon, ne de ilk Bizans, tarihi yarımadanın tamamını kullandı, her ikisinin de yer aldığı bölge doğuda Sarayburnu, kuzeybatıda Beyazıt sahil kısmında ise Çatladıkapı’ya kadarki alandı.
Semt, tarihi boyunca iktidarlar ile bütünleşmişti. Bizantion’da olduğu gibi Osmanlı’da da saraylar ve tapınaklar bölgesi oldu. Bizans’ta iki ünlü mahallenin – ikisi de sarayların, tapınakların ve önemli devlet dairelerinin olduğu yerlerdi- Arkadianai ve Topoi’nin dışında, İmparatorluk sarayı olan Büyük Saray’ı, Mangana ve Bukoleon Sarayı ’nı, Georgıos, Lazaros Manastırı’nı, Aziz Menas, Hodegetrıa, Soteros gibi merkezi kiliseleri, Lazarus ve Hodegetrıa sur kapılarını- sonradan Ahı rkapı ve Otluk kapısı olacaktırlar- Tizkanisterıon gibi yapıları sayabiliriz.
Tarih bu denli zengin olunca doğal olarak Ahırkapı da bir saraylar bölgesi oluverdi. Kuzey sırtlarında Topkapı, sahil kısmına doğru has ahırlar ile Osmanlı zamanında da hükümranlık erkinin yerleşim merkezi olan semt devlet ricalinin eserleri ile doluydu. Osmanlı zamanında oluşan Cankurtaran ve onun uzant? ?sı olan Ahırkapı Mahallesi (ya da Akbıyık Mahallesi), Çatladıkapı ’ya kadar hep akıncıların, sadrazamların, dervişlerin yerleştiği mahallelerdi. Semt bu özelliğini hemen hemen 19.yy’a kadar muhafaza etti. Ta ki bu süreçle birlikte başlayan Batılılaşma ve geleneksel mahalle dokusunun çözü ldüğü döneme kadar. Cumhuriyetle birlikte ise şehir gibi o da kendi kaderi ile baş başa kaldı ve terkedildi. 1950’lerle birlikte göç dalgaları, mahalleleri bı rakan zenginler, semt gibi tarihe karışmakta olan ahşap konaklar. Ahırkapı ’nın günümüze kadarki serüveni kısaca böyle anlatı labilir.
Cankurtaran
Ahırkapı bir semt olarak idari bakımdan Sultanahmet Mahallesi ile Cankurtaran Mahallesi arasında bölünmüş durumda. Semte Cankurtaran meydanından inilmektedir. Bu nedenle Ahırkapı Cankurtaran ile iç içe bir durumdadır. Cankurtaran da uzantısı Ahırkapı gibi Topkapı Sarayı ’nı çevreleyen Sur-ı Sultani’nin güneyinde yer alır. Bulunduğu konum Kumkapı ile Sultanahmet arasındadır. Semt adını, Boğaziçi girişinde kazaya uğrayan gemilerdeki kazazedeleri kurtarmak için burada kurulan istasyondan alm? ?ştır. Bir dönem turizmin gözdesi haline gelmeye başlayan semt, tarihi yarımadada bulunan diğer mahalleler gibi Osmanlı ev mimarisinin en güzel örneklerinin yer aldı ğı ahşap konaklarla doludur. Bunlar içerisinde onarılarak kazanılanlar olduğu gibi semtin turistik cazibesini yitirmesi ile şimdilerde tekrar kaderlerine terk edilmiş olanlar da var. Hayli eski bir tarihi geçmişe sahip olan ve Ahırkapı ile birlikte İstanbul’un ilk yerleşmelerine tanıklık eden semt bugün daha çok orta ve alt sınıftan insanların yaşadığı bir mahalle. Semtteki en ünlü mekan ise Türk sineması nın unutulmaz yıldızlarından Erol Taş’ın satın alarak işlettiği ve ? ?u anda onun adını taşıyan kahve.
Ahırkapı’daki önemli eserler
Arkadiani
Eski Bizans hamamı olan Arkadios hamamının bulunduğu semttir. Bu hamam 395 tarihinden sonra İmparator Arkadios ya da kızı tarafından yaptırılmıştır. Babanın başlatıp kızının bitirilmesini sağladığı bir eser de sayılabilir. Bu bölge Büyük Saray’ın kuzeyinde yer alıyordu, güneyde ise deniz kenarındaki Topoi semti yer alıyordu, kuzeydeyse Mangan Mahallesi bulunuyordu. Akropolis’in (Sarayburnun’un sırt kısı mları) Marmara’ya bakan yamaçlarında inşa edilen Arkadios Hamamı ’nın yanından, tepeden Marmara kıyısına inen ve Iustinanos döneminde yapılmış heykellerle süslü olan bir büyük revak (embolos) geçiyordu. İmparator I. Basileios’un oturduğu konak buradaydı ve semtte Aziz Mihael ve Aziz Gabriel adına kiliseler mevcuttu.
Aslanhane
Ayasofya’nın gü neydoğusunda, eski Darülfünun arsasında evvelce, bir Bizans Kilisesi mevcuttu. Bu kilisenin adı Osmanlı döneminde “Aslanhane” olarak değiştirilmiş tir.
Fetihten sonra bu alanda, eski yapıların kalıntılarından faydalanarak bir Cebehane yapılmıştır. 16 ya da 17.yy’da ise buradaki eski kilisenin içine sarayın vahşi hayvanları yerleştirilmiştir. Yapıya Aslanhane denilmesinin nedeni de buradaki etobur yırtıcılar olmuştur. Yine aynı yapının bir başka bölümünde de sarayın egzotik kuşları yerleştirilmiş, ona atfen aynı yapıya “Kuşhane” de denmiştir.
Polonyalı gezgin Simeon 17.yy’da Aslanhane olarak bilinen bu yapının bir kilise olduğundan ve içerde bu kilisenin mozaiklerinin hâlâ görülebileceğinden söz eder. Aynı dö nemde İstanbul hakkında hayli zengin bir bilgi kaynağı olarak da yazılan Evliya Ç elebi’nin Seyahatnamesi’nde bu binada kat kat hücreler olduğunu ve en üst bölümün “Nakkaşhane” olarak kullanıldığını ve bu kata nakkaşların yerleştiği belirtilir. Bu bilgilerden yola çıkarak eski ve cüsseli bir kilise binası Osmanlı tarafından mahzen kısmı bir nevi vahşi hayvan barı nağı, üst kısımları ise saray nakışhanesi olarak nakkaşlara tahsis edilmiş bir mekan olarak kullanılmıştır denilebilir.
İstanbul üzerine kapsamlı yazıları ile bilinen 18. yy Ermeni tarihçisi ve coğrafyacısı İnciyan’ın verdiği bilgilere göre 1802 yılında Aslanhane’nin yanması ile birlikte, komş usu Cebehane’nin genişlemesi için bu bina 1804’te yıkılmıştır ve 1808’de Alemdar Mustafa Paşa olayı esnasında Cebehane’nin de yangın geçirmesi ile yıkılan bu binanın arsasına İsviçreli Mimar G. Fossati’nin projesi uygulanarak 1848 yılında büyük bir darülfünun binası yaptırılmış, yapımı yıllarca süren bina tamamlandıktan sonra çeşitli kurumlara tahsisi edilerek farklı biçimlerde kullanılmıştır. En son İstanbul Adliyesi binası olarak kullanılan Aslanhane’den geriye, 1933’te yanması ile hi? ?bir iz kalmamıştır.
Büyük Saray
Bizans’taki en görkemli saray komplekslerinden Büyük Saray Hipodrom’dan Marmara Denizine kadar uzanan birbirinden bağımsız birkaç saraydan oluşuyordu. Yaklaşık 100.000 metrekarelik bir alana yayılan saray, sonradan eklenen Bukoleon, Hormisdas ve Dafne gibi isimlerle anılan küçük bağımsız saraylar, tören salonları, kiliseler, bahçeler ve oyun yerlerinden oluşan adeta küçük bir şehir gibiydi. İmparator I. Konstantin tarafından yaptırılan ve Bizans tarihinde önemli bir rol üstelenen Büyük Saray Konstantin’den sonra iktidara gelen her hükümdar tarafından genişletilerek 12.yy’a kadar gelmiştir. Ancak saray, 9.yy’da Mangana Sarayı ’nın yapımı ile eski gözde olma durumunu yitirerek eski hükümdarların eşleri için bir tür hapishane işlevi üstlenmeye başlamıştır.
Bü yük Saray ilk yapıldığı dönemde birkaç yapı grubundan oluşuyordu, ancak sonraki imparatorların bu binalara yaptığı ekler ya da bu binaların genişletilmesi sonucu saray giderek büyüyen bir kompleks halini almıştır. Hipodrom’dan başlayarak kuzeydoğudan sahile, oradan da güneybatıya doğru uzanan, oldukça eğimli bir araziye kurulan sarayın yapımı esnasında, geniş teraslara, dayanaklara ve takviye setlerine gereksinim duyulmuş ve saray da bunların üzerine oturtulmuştur. Sarayın kuzeybatısında Hipodrom, Zeuksippos Hamamı, güneybatısı ve doğusunda muhafız kışlaları, kuzeyinde Ayasofya, senatoyla Augestıon Meydanı, güneydoğusunda ise Marmara Denizi bulunuyordu. Aya İrini, Sergios ve Bakos (Küçük Ayasofya) gibi yapılar da bunları tamamlıyordu. Hipodrom yönünde imparatorluk locası, batıda imparatorluk kabul salonu ile imparatorun gündelik yaş amını devam ettirdiği yapılar yer alıyordu. Yabancı elçilerin kabul edildiği bir salon olan Magnaura’da bu dönemde inşa edilen yapılardandı.
Altın yaldızlı bir kapıdan girilen sarayın ilgi çekici bir kubbesi, Daphne denilen bölümün ise sekizgen planı vardı ki bu yapının ortasında da İmparatorun locası yer alıyordu. II. Teodosius zamanında saray alanındaki yapım çalışmaları daha da yaygınlaşmıştı ve bu yüzden sarayın bulunduğu alanda özel kişilerin herhangi bir inşai faaliyette bulunması yasaklanmıştı. Nika Ayaklanması esnasında önemli ölçüde zarar gören saray daha sonra yeniden yaptırılmış ve Bukoleon Sarayı da bu sırada eklenmişti. Bu dönemde saray Çatladıkapı’ya kadar genişlemişti. Yapı topluluğunun “Hakle” denilen bölümünde çeşitli heykeller, imparatorluk tasvirleri ve mozaikler vardı. Saray Latin istilası döneminde de önemli zarar görmüş, daha sonra ise bir onarım geçirmiştir. 12.yy’a ulaştığında artık önemini yitiren saraya son darbeyi Mangan Sarayını da yıkan İmparator II. İsakios Angelos vurmuş ve buradan bir çok yapı elemanını kendi yaptırdığı sarayına s? ?ktürerek taşımıştır. İstanbul’un Osmanlıların eline geçmesinden 30 yıl kadar önce İstanbul’a gelen Floransalı Seyyah Boundelmonti sarayın artık bir taş yığını haline geldiğini yazmıştır.
Osmanlı dö neminde saray yeni kurulan mahallelerin arasında kalmış ve sarayın 17.yy’a ulaşan Daphne ve Katisma kalıntılarının üzerine de Sultan III. Ahmed tarafı ndan Sultanahmet Camii yapılmıştır.
Saraydan günümüze ulaşan son kalıntılar mahzen, sarnıç ve bodrumlardır, bunun yanısıra sarayın peristilinin (sütunlu avlu) denilen bölümlerinden kalan mozaik bezemeli bölümü ve sarayın sütunları, sütun başlıkları ve dekoratif elemanları Sultanahmet’ten Ahırkapı’ya inen yol üzerinde bulunan Mozaik Mü zesi’nde sergilenmektedir.
Topoi
Bugünkü Cankurtan bö lgesinde yer alan bu yere Orta Bizans döneminde “yerler” anlamına gelen “Topoi” deniliyordu. Bu ismin verilmesinin nedeni ise bu bölgede uzantısı olan Ahırkapı gibi önemli yapıların olmasıydı. İmparatorluğun ikametgahı olarak da kabul edilen Büyük Saray’ın hemen arkasında, kıyı ş eridinde, İmparator Arkadios tarafından yaptırılan büyük Hamam’ın olduğu Arkadiani denen yer vardı. Topoi civarında bu hamamdan başka Başmelek Mihail’e adanmış bir kilise vardı. 5. yy yapısı olan kilise sonraları eskiyip yarı harap bir hale gelince I. Iusitinianus döneminde muhtemelen imparatorun gayrıme? ?ru oğlu olan Tziros adlı bir kişi tarafından yeniden onarılmıştır. Daha sonra I. Basıleos döneminde ikinci kez onarımdan geçen kilisenin yanına bu kez de Ba? ?melek Cebrail’e adanan bir ikinci kilise yapılmıştır. Buraya en son VI. Leon döneminde azizlerden St. Lazarus adına yaptırılan bir kilise eklendi ve bu kilise İstanbul’un Osmanlılarca alınmasına dek varlığını sürdürdü.
Hodegetria Manastırı ve Ayazması
Bugünkü Cankurtaran bö lgesinde yer alan Hodegetria Manastırı ve Ayazması, orta ve geç Bizans döneminde Konstantinopolis’in en önemli ibadet yerlerinden biriydi. Manastırın yapım tarihini 9.yy’dan öncelere götüren bir takım iddialar mevcutsa da bunu kanı tlayan somut bir veri yoktur.
İmparator Mihael zamanında inşa edilmiş yahut süslenmiş olan manastır, daha sonraları 12.yy’da Paleoglos Hanedanı ’nın bir üyesince onartılmıştır.
11.yy’ın sonları ndan itibaren kilisede yer alan özel bir Meryem Ana ikonası çok ünlendi ve halk aras? ?nda mucizelere yol açtığı yönünde söylentiler çıkınca kilise ziyaretçi akınına uğramaya başladı. Sonraki dönemlerde şehir Latin ya da Haçlı ordularının istilasına uğradığında ikona onların eline geçmesin diye Pondakrator Kilisesi’ne/Zeyrek Camii’ne götürülmüştü. Bir süre orada kaldıktan ve şehir istiladan kurtulduktan sonra 1261’de İmparator VIII. Mihael Paleologos’un tören ayininde en önde kiliseye taşındı ve sonra da yine Hodegetria Manastırı’na yerleştirildi.
Kilise 13. yy’ın sonlarında Antakya Patrikliği’ne bağışlandı, manastır binası ise Konstantinopolis’i ziyaret eden Suriyeli hacılara misafirhane olarak hizmet etti.
Bizans İmparatorluğu’nun son yıllarına dek ayakta kalan manastırı ziyaret eden hacıların anlatımlarından Mucizevi ikonadan söz edildiği kaynaklarda zikredilmektedir. 1453’te İstanbul’un alınması esnasında manastırda bulunan bu mucizevi ikona Kora Manastırı’na (Kariye Camii) götürülmüş ve onun önünde düşman işgalinin sona ermesi için topluca ayin yapılmıştır, ancak şehir düştükten sonra Osmanlı askerleri İkonayı ele geçirmiş ve tahrip etmişlerdir.
Manastırın orijinal ismi olan “hodegon” Rumca’da “önderler, öncüler, liderler” gibi anlamlar içeriyor. İsim manastırda bulunan ayazmayı ziyarete gelen ve şifa bulmayı umut eden kör hacıları buraya getiren keşişlerden dolayı konmuştu. Söz konusu ayazmadan sonraki dönemlerde çok ender olarak söz edilir olmuştur ki bunun nedeni ya ayazmanın kaynağının kurumuş olması ya da herhangi bir nedenle kaybolmuş olma olasılığı olabileceği gibi, ayazmanın şifa verici yan? ?nın azalması ile gözden düşmesi de olabilir. Sonraki dönemlerde iyileştirici g? ?ç ayazmadan, kilisede bulunan Meryem Ana ikonuna geçince ayazmadan da daha az söz edilir olma olasılığı akla yakın gözükmektedir. Bu tarihten sonra manast? ?rın adı değişmiş ve “kadın önder” anlamına gelen “Hodegetria” olarak anılmaya başlanmıştı r.
Kaynaklardan elde edilen bilgiler doğrultusunda manastırın yerini tespit edecek olursak manastır, Ayasofya’nın doğusunda bugünkü Ahırkapı sınırları içerisinde bulunuyordu. 1923 yılında Gülhane Hastanesi’nin olduğu yerde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan heksogonal (sekizgen) yapı nın manastırın ayazması olduğu düşünülmüşse de önde kavisli bir portikosu (kapısı) ortada bir havuzu bulunan ve hücrelerden oluşan bu yapının adı bilinmeyen bir Bizans dönemi hamamı ya da aynı şekilde bir saray olabileceği ihtimali daha akla yakın gelmiştir.
Bukoleon ya da Bus Kaileon Sarayı
Marmara kıyısında, bugünkü Cankurtaran ile Kumkapı arasında ve Ç atladıkapı’nın bulunduğu yere bitişik bir mevkide, Küçü kayasofya’nın doğu ucunda yer alıyordu. Bir sahilsaray olarak yapılan bina hakkındaki ilk bilgiler 9.yy ortaları ile 13.yy arasını kapsayan ve Orta Bizans dönemi olarak anılan devire ilişkindir. Dolayısıyla sarayın liman ile eş zamanlı olarak yapıldığı ve tarihinin daha gerilere gittiği yönündeki iddialar herhangi bir kanıta dayanmadığından geçerli değildir. Bu çerçevede eldeki somut bilgilere dayanarak sarayın II. Teodosıus tarafından yaptırıldığı söylenebilir. Bilinen ve zamanımıza dek ulaşan bölümleri ise daha sonra İmparator Teofilios zamanında ilave edilmiştir.
Faros denilen fener burcu ile İmparatorluk iskelesi olarak kullanılan burunun arasında kalan bölgede sahil surlarının üzerinde uzanan sarayın temelinde ilkçağlardan kalan mermer bloklar kullanılmıştır. Sur duvarlarının arasından görülebilen ve uzunluğu yaklaşık 300 metreyi bulan ? ?n cephe, iki ana bölümden oluşuyordu. Öndeki küçük limanla sarayı birbirine bağlayan ve güney-kuzey doğrultusundaki kısa bir duvarın içinden geçen merdivenle bu iki bölüm birbirinden ayrılıyordu. Sarayın batı bölümü 1870’lerde yapılan demiryolu hattı nedeniyle tahrip olarak yok olmuştur. Bu bö lümün her iki yanında saraya ismini veren aslan (bus kaileon) heykellerinin süslediği cumba yer alıyordu.
Sarayın doğu yakası ise halen ayaktadır. Gün? ?müze kadar ulaşan bu kısımdan yola çıkarak dış cephenin, birbirini takip eden, tuğladan örülmüş tonozlarca (kemerler) örtülmüş mekanlardan meydana geldiği söylenebilir. Bir dizi halinde sıralanmış mermer çerçeveli pencereler ile kapıyla Marmara’ya açılan sahilsarayının ön kısmında, duvara saplanmış bir haldeki mermer konsolların taşıdığı bir balkonunun olduğu görülebilmektedir.
Sarayın Faros yakasında bulunan mekanlar, zengin bezemelere sahip sütunlar ile süslenmişti. Bunlara ait olduğu saptanan alt paye gö vdelerinden bir kaçı halihazırda İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Doğu yakasında ayrıca değişik biçimler taşıyan zarif süslemeli başka sü tun başlıkları da vardı. Bunlardan geriye kalan bir kaçı, çevrede korunaksız bir biçimde duruyor.
Bukoleon Limanı
Sarayın önünde bulunan ve saraya ait kayıklar ile İmparatorluk gemilerinden bazılarını barındıran liman, sarayın ön cephesinin bulunduğu yerin batı yakası ile Çatladıkapı arasında uzanıyordu. Liman denizden bir dalgakıranla ayrılıyordu. Başlıca görevi imparatorluk sarayına hizmet vermek olduğundan diğer limanlara oranla oldukça mü tevazı boyutlarda yapılmıştı. 1960 yılında yapılan sahil yolunun yapımına dek mendireğe ait bazı kalıntılar görülebiliyordu.
Saray ve limanın adının imparatorluğun pagan geçmişinden gelen bir isim olduğu açı ktır, kimi kaynaklarda limana ismini veren sözcüğün “bukalos” yani “çoban”dan geldiği belirtilir. Bizans ortaçağında ise bu isim “ bus kaileon” a dönüşmüştür, buna da neden olan yapısal unsur ise limanı süsleyen ve bir boğa ile bir aslanı birbirleri ile mücadele ederken gösteren heykeller olmuştur.
İstanbul’un Bizans ve Osmanlı dönemindeki limanları nı inceleyen tarihçi Wolfgang Müller’e göre başlangıçta basit bir iskele halinde olsa da burada muhtemelen daha Bizans’ın ilk zamanlarında, mendirek ile korunan bir liman mevcuttu. Yalnızca imparatorluk gemilerine ayrılmış bulunan limanda gemilerin bakımı ile barınmasına yönelik hizmet veren tesislerin bulunup bulunmadığına dair elde somut bir bilgi bulunmamaktadır. Liman söz konusu iş levinin yanında, imparatorların ve saray mensuplarının deniz yolculuklarında ve üst düzey ziyaretçilerin ziyaretleri esnasında kullanılı yordu.
Faros
Ahırkapı ile Küçük Ayasofya arasındaki Büyük Saray’ın güneydoğusunda yer alan Faros, Bizans döneminde şehre denizden yaklaşan gemilere yolunu göstermek amacıyla inşa edilmiş olan fener kulesiydi. Yapım tarihi bilinmemekle birlikte, erken Bizans dönemine ait olduğu sanılmaktadır. Askeri amaçlarla da kullanılan Faros 9.yy’da, işaret ateşlerinden oluşan bir zincirin son noktası olarak, doğu sınırlarındaki Arap akınlarını başkente haber veriyordu. Faros hakkındaki bilgilerimiz Bizans kaynaklarının dışında b? ?yük oranda 1390’da şehre gelen Rus hacılardan ve 1420’de Konstantinopolis’e de gelen İtalyan Seyyah Boundelmonti’nin anlattıklar? ?ndan kaynaklanmaktadır. Buna göre Faros silindirik bir yapıdaydı ve en üst kat? ?nda, dört sütunla çevrilmiş camların ardında yanan bir ateş vardı.
Fener büyük olasılıkla deniz surlarındaki 32 numaralı kulenin ya da burcun üzerinde inşa edilmişti. Ve Bukoleon Sarayı’nın hemen doğusunda saray duvarlarına 10. yy’da eklenen bölümün denizle buluştuğu noktada yerde bulunuyordu. Faros bugün Osmanlı dönemine ait takviye inşaatı ile kaplı bir haldedir.
Meryem Ana ya da Faros Kilisesi
Faros adı ile de bilinen bu kilise fenerin hemen arkasında uzanan Büyük Saray’ın alt taraçasının olduğu yerde bulunuyordu. Kilise Bizans’ta kutsal emanetlerin yer aldığı ve muhtemelen özel ayin günlerinde de sergilenerek ayin yapılan bir hazine dairesi gibiydi ve bu yüzden de Bizans’ın en özel ve en kutsal kilisesiydi. Burada saklanan bu ç ok özel kutsal emanetler arasında İsa’nın çarmıha gerildiği gün ü zerinde olan ve kefen olarak kabul edilen elbisesi ve yine çarmıha germe esnasında kullanıldığı iddia edilen eşyalar bulunuyordu.
1204 senesinde Konstantinopolis’i yerle bir eden Latin İşgali esnasında şehirde bulunan pek ? ?ok askeri, sivil ve dini yapı gibi bu kilise de yağmalandı, tahrip edildi. Kilise bu olaydan sonra işgal atlatılmasına rağmen terkedilmiş bir halde yıkılmaya bırakıldı ve Fatih dönemine kadar ulaşamadan yok oldu.
Ahırkapı Feneri
Ahırkapı’da Marmara surları ile sahil yolu arasında Ahırkapı meydanına açılan sur kapısına girmeden önce kıyıda yer almaktadı r.
III. Osman tarafından 1735 yılında yaptırılmıştır. Kaptan-ı Derya Süleyman Paşa nezaretinde inşa edilen bu ilk Osmanlı feneri Marmara surlar? ?nın Oluk Kapısı mevkiindeki bir burcunun üzerinde ahşap olarak yaptırı lmıştı. Fenerin bakımı ve işletmesi önceleri bostan ocağındaydı, fenerin yanmasını sağlayan yağ kandillerinin yakıtı olan yağ ise Topkapı Sarayı ’ndan temin ediliyordu. Abdülhamid döneminde bu uygulama değişmiş ve fenerin bakım ve işletmesi gedik usulüne bağlanmıştır. Bu uygulama ile fenerin bakımı babadan oğula geçmiş ve bu gelenek günümüze dek değişmeden gelmiştir.
Ahırkapı Feneri ahşap olduğu dönemlerde birkaç kez yangın geçirerek harap olduğundan, 1857’de Abdülmecid tarafından yeniden, ancak bu kez taştan inşa ettirilmiştir. Fener günümüze dek, çeşitli zamanlarda onarımlar geçirerek gelmiştir.
Fener kulesi dıştan bütü nü ile sıvanmış ve gövdesi de tamamen beyaza boyanmıştır. Fener kulesinin silindirik biçimli gövdesi, siyah, metal bir çember ile donatılmıştır. Camdan bir kafesin içinde yer alan fener, üzerine oturduğu ve korkuluğa dönüştürülmüş olan kare tabanlı balkon kaide üzerine yerleştirilmiştir. Çokgen bir prizmayı andı ran ve minare şerefelerine benzeyen balkon küçük konsollar ve şebekeli korkuluklarla desteklenmektedir. Yaklaşık 40 metre yükseklikteki bir kulenin tepesinde yer alan ve cam koruyucu içinde muhafaza edilen fener ise, iki saniye aralıklarla olmak kaydıyla dört saniye süresince ışık vermektedir.
Akbıyık Hamamı
Ahırkapı Akbıyık Mahallesi’nde Akbıyık Caddesi’nin sonunda, tren köprüsünün deniz tarafında, Keresteci Hakkı Sokağı’nın köşesinde yer almaktadır.
İstanbul’da günümüze kadar ulaşabilmiş tarihi hamamlar içinde en eskilerden birisidir. Bir çifte hamam olarak inşa edilen yapının kadınlar kısmı günümüzde de çalı şmaya devam etmekte, buna mukabil erkeler kısmı ise halihazırda çalış mamaktadır. Nitekim çalışmayan erkekler kısmı orijinal yapısını da muhafaza etmemektedir. 1956-57 yıllarında yapıyı yenilmek için yapılan tamiratlar esnasında yapılan yanlış uygulamalar nedeni ile erkekler kısmının orijinalliği bozulmuştur. Buna karşılık yapı plan olarak ilk yapıldığı gü nkü halini muhafaza etmektedir.
Akbıyık Hamamı İstanbul’daki tarihi hamamlar içinde en eskilerden birisi olmakla birlikte, bunlar içinde nispeten az bir ö neme sahiptir, bundan dolayı da, tarihi hamamlar içerisinde az bir yer tutmaktadır. 1946 yılında onarım geçirdiği esnada bir restorasyon kurbanı olan yapının camekanlı kısmı, kiremit ile örülmüştür. Ortasında yerleştirilmiş olan ve yine kiremitle örtülen aydınlık feneri de bu onarım esnasında yerleştirilmiştir. Erkekler kısmında var olduğu çeşitli kaynaklarda belirtilen, ancak günümüzde olmayan fıskiyeli havuzun ise günümüze kadar gelmemiş olmasının nedeni bilinmemektedir.
Giriş bugün kahve ocağının bulunduğu bölümde yer alan antre kısmının yanında, soğukluğa geçiş de söz konusu kahve ocağının yanında bulunan kapıdandır. Soyunma odaları ise üst katta ve iki adettir, burada uzun bir peyke de yer almaktadır. Akbıyık Hamamı’nın sıcaklık kısmıysa dört kubbe altında bulunan, üç bölümden oluş maktadır. Bu bölümlerden ilki, tek kubbeli ve dört köşe bir göbektaşı ile bunun çevresinde dizili bulunan kurnalardan oluşmaktadır. Bu kurnalardan birinin etrafı duvar ile çevrilerek halvet kısmı haline getirilmiştir. Sıcaklık kısmı nın ikinci bölümüyse küçük bir kubbenin altında iki kurnalı bir halvetten oluşmaktadır. Bu bölümün solunda da birisi küçük, diğeri ise ona oranla daha büyük kubbelerin örttüğü bir başka sıcaklık birimi bulunmaktadır. Bu kı sım da bir duvarla ikiye bölünerek üç ayrı odacık halinde bir bölüm haline getirilmiştir. Yanlarda yer alan bölümlerse yarım duvarlar halinde bölünerek, ikisi tek, ikisiyse çift kurnadan ibaret dört halvet olarak yapılmıştır. Aynı plan her iki yanda da simetrik olarak izlenebilmektedir.
Yapının dış görünüş ü bir hamamdan ziyade, birbirine yapışık bir yapılar kompleksi izlenimi vermektedir.
Akbıyık Mescidi ve Tekkesi
Eminönü İlçesi, Ahı rkapı semtinde Akbıyık Caddesi ile Akbıyık Camii Sokağı’nın kavşak noktasında bulunmaktadır.
Banisi, Hacı Bayram-ı Veli Hz’lerinin halifelerinden, II. Murad ve Fatih devirlerinde ünlenmiş bulunan “Şems-i Hüdâ” mahlası ile bilinen sufilerden Akbıyık Dede’dir (asıl ismi; Abdullah Ahmed Muhyiddin ya da Mehmed Muhyiddin yahut Şemsî’dir). Mahalleye de adını veren yapının kurucusu olan bu zat bir Bayrami dervişidir.
Mescidin kesin inşa tarihi bilinmemektedir, her ne kadar bu zatın söz konusu mescidi İstanbul’un alınmasını takiben yaptırdığı yönünde yayg? ?n bir kanı olmakla birlikte, 1546 tarihli vakıf defterlerinde yer alan kimi ibarelerden bu bilginin doğruluğu şüpheli duruma düşmektedir. Öte yandan mescidin vakfiyesinin tescil tarihi 1464 olduğu için, her ne kadar İstanbul’un alınmasını mü teakip olmasa da hayli erken tarihlerde, yani vakfiyenin tescil tarihinden az önce kurulduğu düşünülebilir ki, bu da hayli erken bir tarihtir. Bu nedenle Akbıyık Mescidi’nin İstanbul’da ilk yapılan mescidlerden birisi olduğunu sö yleyebiliriz. Mescidin İstanbul’da inşa edilen camiler içinde kıbleye en yakın doğrultuda inşa edilmiş ilk dini yapı olması nedeni ile halk arasındaki adının, “Evvel-i Kıble” (Önceki Kıble) ya da “İmamü’l mescid” (Mescidlerin Önderi) olduğu da kaynaklarda belirtilmektedir
Dikdörtgen bir plana sahip olan mescid ahşap çatılı ve 192 metrekare iç alana sahiptir. Duvar kalınlığı 90 cm’dir. Tek şerefeli minare eski gövde ve şerefesini halen muhafaza etmektedir. Akbıyık Mescidi’ne vakıf olarak 864 akçe gelir getiren tek katlı iki ev ile 500 akçe gelirli bir bahçe bırakılmış, bundan imama günlük 2, müezzine 1 akçe maaş olarak ayrılmıştır.
Akbıyık Mescidi’nin sonraki tarihlerde bir takım ek vakıflar ile gelirleri arttırılmış, mescid zamanın ve doğa koşullarının yıpratıcı etkisi ile çeşitli dönemlerde onarım geçirmiş, yapıya ek olarak başka hayır eserlerinin de eklenmesiyle ortaya küçük ölçekli bir külliye çıkmıştır.
Zamanla yapının kendisine de bir takım eklemeler yapılmıştır, minber kısmı Darüssade Ağası Mustafa Ağa tarafından ilave edilmiştir ve böylece mescit camiye dönüşmüştür.
Yapıyı küçük çaplı külliyeye dönüştüren eklemeler ise ç ok sonraki süreçlerin sonucudur. Bu anlamda ilk olarak vakfiye defterlerinde adı Hü ssam bin Abdurrahman olarak geçen bir hayırsever, daha sonraki senelerde bu mescit/caminin yanına (1535 senesinde) bir mektep yaptırmıştır. Yazıcı Mehmed ismini taşıyan bir başka hayırsever ise 1793 senesinde minarenin karşı sına bir şadırvan yaptırtmıştır. Daha sonra bu şadırvanın suyu ç alınınca bu kez söz konusu zatın kızı Hacce Hanım, 19.yy’da bu ? ?adırvanı yenileyerek ihya etmiştir. Yapı son olarak 1950’lerde Türkiye Anıtlar Derneği İstanbul şubesince ve semt halkının da yardımları ile yenilenmiştir.
Akbıyık Tekkesi’nin ise vakfiyede yer almamakla birlikte muhtemelen mescitle aynı zamanda yahut, mescit yapıldıktan kısa bir süre sonra 1484 senesinde yaptırıldığı, bir başka vakıf defterindeki kayıtlardan anlaşılmış bulunmaktadır. Zaman içinde ortadan kalkan tekke, 17.yy ortaları nda dönemin güçlü Veziriazamı Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa tarafı ndan yeniden tesis edilmiştir. Tekkenin postuna ise Halveti tarikatından Çarhacı Şeyh Ahmed Efendi geçmiştir. Böylece tekke yıllar sonra başka bir tarikatın hakimiyetine geçmiştir. Başlangıçta Akbıyık Dede’den dolayı Bayrami olan tekke, 17.yy’da Halvetilerin, sonraki süreçlerde 18.yy’da ise Cerrahiliğin bir kolunun, son onarım gördüğü zamanlarda ise Kadiriliğin hizmeti altında olmuştur. Tekkelerin kapatılmasından sonra harap düşerek onarılmayan tekke binası ne yazık ki günümüze kadar ulaşmamıştır.
Çift fonksiyonlu bir tesis olarak Akbıyık Mescit-Tekkesi’nin mimari özellikleri bütün ayrıntıları yla bilinmemektedir. Yine de, geçirmiş olduğu üç aşamada tevhidhane olarak kullanılan mescit ile bunun avlusu etrafında sıralanan birtakım ahşap binalardan müteşekil bir yapı olarak düşünülebilir. Daha sonradan yapıya eklenen ve mescidin avlusunda bulunan mektebin zemin katının tekke olarak kullanıldığı, bundan başka iki adet çift katlı binanın varolduğu bilinmektedir. Avlunun batı kesiminde yer alan ve halihazırda cami yaşatma ve yaptırma derneğinin olduğu yerde ahşap binalardan haremlik ve selamlık binalarının bulunduğu tahmin edilmektedir.
Geçen yüzyılın sonlarında yeni baştan yapılan mescit -tevhidhane bölümü kagir duvarlı, ahşap çatılı ve mimari özellikler bakı mımdan dikkat çekecek unsurlar bulundurmayan sıradan bir binadı r.
Mescid de, tevhidhane de enine ve dikdörtgen planlı olan, kapalı bir son cemaat yeri ile harim (kadınların namaz kıldığı bölüm) kısmından meydana gelen bir yapıdır. Moloz ve taş örgülü, sıvalı bir halde bulunan, on biri harim bölümüne ait, toplam on yedi adet olan dikdörtgen açıklıklı ve demir parmaklıkla muhafazaya alınmış büyük pencereler bu bölümde sı ralanmaktadırlar.
Cumhuriyet döneminde geçirdiği onarımla yenilenen son cemaat yerinin üst kısmındaki bölüm üstte bulunan mahfil olarak değ erlendirilmiş, üst katı taşıyan betonarme sütunların arasına harim kısmı na açılan pencereler yerleştirilmiştir. Duvarları bel hizasına gelecek kadar koyu yeşil renk fayanslar ile kaplanmış olan harim mekanın üst kısmıysa bir tekne tavan ile örtülmüştür. Tavan süslemeleri olarak yapılan nakışlar ise boyanarak yok edilmiştir.
Ahşaptan yapılmış olan mihrap ve minber ise tarz olarak yapıldığı yüzyılın sonlarında ortaya çıkan eklektik bir zevk anlayışını yansıtır mahiyettedir.
Minareninse, yerleştirildiği yerin kitlesinden taşkınlık yapan kaidesi çokgendir, pahlı yüzeylerle oluşturulan pabuç kısmı ise kaide gibi ilk yapılan orijinal binadan kalmadır. Pabuçtan sonraysa silindir gövdeyle, üç sıra testere silmenin taşıdığı, geometrik dü zenli şerefe gelmektedir. Soğan biçimi taşıyan bir kubbecik olarak tasarlanmış olan kurşun kaplamalı ahşap külahla, minare sona ermektedir.
Yapıda genellikle orijinal binadan kalan unsurlar çok az olmakla birlikte, mescit-tevhidhane kı smının güneydoğu köşesinde yer alan pahın üzerinde bulunan bademli dolgunun ilk inşa sırasında kalmış olması ise kuvvetle muhtemel gözü kmektedir.
Ahşap oyma tekniği ile yapılmış, siyah zemin üzerine sarı yaldız sülüs hatlı mihrap ayetiyle, talik hatla nakşedilmiş “Yâ Hazret-i Bilal-ı Habeşi” levhaları, ayrıca II. Mahmud döneminin estetik beğenisini yansıtan, helezonik biçimli, yivli pirinçten mihrap şamdanları ile yine aynı dönemin tarzını taşıyan sedef kakmalı rahle binada en çok göze çarpan eşyalardı r.
Hazire kısmının duvarlarında ise sokağa açılan parmaklıklı ziyaret pencereleri mevcuttur. Kendisi Bursa’da yaptırmış olduğu ve günü müze kadar ulaşamamış bulunan imaret ile zaviyenin yanında bulunan türbede gömülü olsa da, Akbıyık Dede Hz’lerine burada bir makam kabri yapı lmıştır, bu makam kabri mescit-tevhidhane bölümünün duvarının önü nde bulunmaktadır.
Kapuağası -Mahmud Ağa Camii
Ahırkapı ’dan Sultanahmet’e çıkarken, kendi adı ile anılan sokakta yer almaktadır. “Kapı Ağası Camii” olarak da bilinir.
Banisi Babüssade Ağası Hadım Mahmud Ağa, mimarı Mimar Sinan’dır. Farsça yazılı olan kitabesinde ise 1553 senesinde yapıldığı yazılmaktadır. Cami, medrese, mekteb ve çeşmeden oluşan bir külliye olarak yapılan ya da gelişen yapılar topluluğundan günümüze sadece cami ve yıkık mekteb duvarları intikal etmiştir. Cami ise 1776, 1825 yıllarında iki kere yanmış ve iki kez onarım görmüş, en son 1895 senesinde çıkan meşhur Hocapaşa yangını esnas? ?nda harap olmuş, daha sonra yeniden inşa edilmiştir.
Caminin bugünkü hali orijinal olmaktan çok uzaktır, dolayısı ile caminin orijinal mimarisi bilinmemektedir.
Camiyi çevreleyen pencereler ince uzun, sivri kemerli ve büyüktür. Kiremitle örülen camiyi 1 metre 50 santim kalınlığındaki duvarları çevrelemektedir. Kare planlı harim kısmı ise onarım görmeden önce kubbeli olarak inşa edilmiş olabileceği izlenimi vermektedir.
İshak Paşa Camii
Eminönü İlç esi’nde Cankurtaran Mahallesi’nde, Bâb-ı Hümayun’dan Ahı rkapı Meydanı’na inen ve adını taşıyan mahallede İshak Paşa Caddesi üzerinde yer alır. Banisi Fatih dönemi sadrazamlarından ve Bayezid dönemi ricalinden Sadrazam İshak Paşa’dır. O dönemde yanında camiye gelir getirmesi amacıyla vakfedilerek yaptırılan hamamı ve günümüze kadar ulaş amamış olan mektebi ile küçük çaplı bir külliye olarak yaptırılmıştı.
Caminin yapılış tarihi ile ilgili net bir bilgi olmamakla birlikte 1487 senesinde vefat eden İshak Paşa’nın ölümünden önce ve son şeklini alan vakfiyeye bakarak 1485 sonları olabileceği düşünülebilir. Minberini ise daha sonra Fatih’in vezirlerinden Mehmet Paşa koydurtmuştur.
Paşa, İstanbul’da Boğazkesen’de bir hamam ile yine İstanbul’da yaptı rdığı diğer hamama bitişik 4 dükkanı bu mescide vakfetmiştir. Vakfiyede İmama 4’ü imamet, 3’ü çocukların okutulması için toplam 7 akçe vazife vermektedir. İmamın fakih ve hafız olmasını şart koşmaktadır. Mü ezzine ise kayyım vazifesi ile birlikte 3 hasır, kandil yağı ve diğer malzemeye günde iki dirhem tayin etmektedir.
Yapının giriş kısmındaki yan yana üç kitabeden, caminin 1704’te vakıf mütevellisinden Mehmed Ağa, 1732’de Bağdatlı Yahya Ağa ve 1811’de Padişah Üçüncü Selim’in üç üncü eşi Tab’ısafa Kadın tarafından, birbirlerini izleyecek biçimde ç eşitli zamanlarda tamir ettirildiği anlaşılmaktadır. 1918 yılında Cankurtaran Mahallesi’ni baştanbaşa saran yangında harap olan cami ve hamamı onarılmıştır. Son onarım gördüğü tarih 1951 olan cami, bu onarım sı rasında iyice elden geçirilerek ciddi bir değişiklik geçirmiştir. Tamamı ile moloz taştan inşa edilen caminin, tek kubbesi sekiz köşeli dış kasnağa oturmuştur. Yüksek, mütenasip 2 göz revaklı, yandan kapılıdır. Harabe halindeyken 1951 yılında yapılan tamir esansında duvarları kalın sıva ile kaplanmış, ancak sonraki yıllarda bu sıvalar dökülerek duvar yüzü ortaya çıkmıştır. Caminin duvarında üç sıra pencere vardır. Kasnak ise sağırdır. Caminin iç kısmının herhangi bir özelliği kalmamıştır. Caminin avlu kapısından harem kapısına kadar camlı bir yol yapılmıştır.
Cami, kare planlı ve kubbeli bir harim ile kare planlı ve kubbeli olmak üzere iki birimden oluşan bir son cemaat yerinden oluşacak biçimde inşa edilmiştir. Harim kısmının kuzey duvarında bulunan izlerden, yapının son onarım esnasında yenilenmemiş olan son cemaat yerindeki kubbelerinin yuvarlak kemerlere oturduğu anlaşılmıştı r.
Harimin girişi kuzey cephesinin soluna (doğu kesimine) kaydırılmış, aynı cephede yer alan iki pencerenin arasına yapının ekseninde olmadığı halde küçük bir son cemaat yeri mihrabı yerleştirilmiştir. Moloz taşlar ile örü lü bulunan cephelerde, iki sıra halinde yerleştirilmiş dörder pencere yer almaktadır. Alttaki pencerelerin dikdörtgen açıklıkları mermer söveler ile kuşatılmış, topuzlu demir parmaklıklarla ile donatılmış ve tuğla örgülü sivri hafifletme kemerleri ile taçlandırılmıştır. Kurşun kaplı kubbe içerisinde pandantiflerle, dışarıdan sekizgen prizma biçiminde bir kaide üzerine oturur. Beden duvarların? ?n ve kasnağın saçakları testere dişli silmelerle oluşturulmuş tur.
Harimin kuzeybatı köşesinde yer alan minare, kesme küfeki taşı ile örülmüş, yarım sekizgen biçimindeki bir kaide üzerine oturur. Silindir biçimindeki, tuğla örgülü gövdesinde küfeki taşından üç adet beyaz taş bilezik dikkati çeker.
İshak Paşa Hamamı
Eminönü İlçesi’nde Cankurtaran Mahallesi’nde Ahırkapı Meydanı’na inen yolda İshak Paşa Camii’nin batısında yer almaktadır.
Cami ile birlikte yapı lan hamamın da yapım tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hamam günümüzde depo ve imalathane olarak kullanılmaktadır. Sıcaklığın ve ılıklığın bazı kesimleri yıkılmış, geriye kalan ve artık bir hayli yıkık duruma gelmiş olan kesimlerde sonradan imalathanece açılan kapılarla özgün tasarımlarını ö nemli ölçüde yitirmiş bulunmaktadır.
Sadece hamam olarak tasarlanan yapının duvarları kaba yontma küfeki taşıyla yapılmış, üstteki kubbe ve tonozlar ise tuğla ile örülmüştür. Kare planlı ve soğukluk kubbesi ile örtülm? ?ştür. Kubbeye geçiş, prizmatik üçgenlerin dolguladığı tromplarla sağ lanmıştır. Giriş cephesi ile bunun solunda yer alan cephede, soğukluk kısmı nı aydınlatan, üç sıra halinde düzenlenmiş pencereler görülmektedir. Sı caklıkta Türk hamam mimarisinin en eski ve en yaygın biçimi olan dört eyvanlı plan uygulanmıştır. Kare planlı ve kubbeli köşe halvetlerinden birisi ılıklık olarak değerlendirilmiştir. Köşeleri pahlanmış kare planlı ve kubbeli merkezi birim göbektaşını barındırır.
Dört yönde bunu kuşatan eyvanlardan ikisi dilimli yarım kubbelerle, ikisi de yıldız tonozlarla örtülüdür. Köşe halvetlerine pahlı köşelerden geçiş sağlanmıştır. Ilıklık bölümüne açılan helanın varlığı temel izlerinden tespit edilmiştir.
Hekimoğlu Ali Paşa Validesi Çeşmesi
Ahırkapı’da Akbıyık Camii ile Ahırkapı Sokağı’nın kesiştiği yerde köşede bulunmaktadır. II. Mahmud dönemi sadrazamlarından Hekimoğlu Ali Paşa’nın validesi için yaptırdığı bu çeşmenin, yapım tarihi 1734’tür.
Dönemin estetik zevkini yans? ?tan çeşmenin beyaz mermerden yapılmış ön cephesinde görülen eksikliklere ve kopmuş bulunan suluklarına rağmen bu eserin 18.yy’ın çok seçkin bir örneğini oluşturduğu söylenebilir. Yatay bir biçimde yerleştirilen dikdörtgen biç iminde tasarlanan yapının ön cephesinde, dikey eksende gelişen üç ünite olu? ?turulmuştur. Ortada dışa doğru taşırılmış, birbirine sivri bir kemerle bağ lanmış iki ayak arasına aynataşı yerleştirilmiştir. Aynataşının önünde iki tarafında yer alan birer dinlenme taşı olan bir tekne vardır. Yan taraftaki üniteler birer sulukla zenginleştirilmiştir.
Simetrik süslemelere sahip yan ünitelerde ise üstte bir yarım rozet çiçeğini andıran, küçük istiridye biçimini taşıyan nişle taçlandırılarak estetik yönden zenginleştirilmiş suluk yer alır. Ters dö nmüş bir palmetin üzerine yerleştirilen sulukların kaseleri ne yazık ki bugün mevcut değildir. İstiridye niş üzerindeyse iki tarafı hurma dalı ile sonlanan bir yelpaze motifi görülür. Onun da üstünde yayvan taşlara yerleştirilmiş iki tarafta birer m? ?sır motifi ile süslenmiş armut ağaçlı panolar yer alır.
Çeşmenin farklı plastik nitelikler arz eden panolarındaki mısır motiflerinde belki de “M? ?sırlı” lakabını kullanan bir ustanın yüksek kabartmalar ile üç boyutlu çalışmalara doğru gelişim gösteren sanatının izlerini görmek mü mkün olmaktadır.
Hammamizade İsmail Dede Efendi’nin Evi
Ahırkapı’da Armada Otel’i geçtikten sonra Akbıyık Mescidi’ne doğru çıkan yolun başında, Akbıyık Mescidi’nin hem en karşısında, Yenikapı Mevlevihanesi’nin yetiştirmiş olduğu en büyük klasik Türk müziği üstadlarından Hammamizade İsmail Dede Efendi’nin, ölene kadar bu semtte yaşadığı evi yer almaktadı r.
Dede Efendi’nin 1997’de müze haline getirilen evi günü müzde klasik Türk müziğini yaşatmaya çalışan musikişinasların buluşma noktası durumunda. Ev, üç katlı, cumbalı, ahşap bir konak. Evin girişi bir konferans salonu gibi düzenlendiğinden pazar günleri musiki severler fasıl düzenliyor. Üst katında Dede Efendi’nin meşk odası bulunuyor. Burada düzenlenen musiki sohbetleri ve meşk esnasında fonda çalan neyin tınısı, tahta merdivenlerde ayaklarınızın çıkarttığı gıcırtılara karışı yor.
Şehzadebaşı’nda doğan İsmail Dede Efendi’ye “Hammamizade” lakabı babasının geçimini hamam işletmeciliği ile sağladığı için verilmiştir. Çok küçük yaşta ilahi okurken sesinin güzelliği ilkokul öğretmeni tarafından keşfedilen, dönemin musiki üstadlarından Uncuzade Mehmet Efendi’den ders alan İsmail Dede Efendi, ilköğrenimi bitirdikten sonra bir yanda Uncuzade’nin derslerine devam ederken, diğer yandan da Yenikapı Mevlevihanesi’ne devam etti. Orada Mevlevihane’nin postnişini ve devrinin musiki üstadlarından Şeyh Ali Nutki Dede’nin derslerini izledi, ancak Dede Efendi’nin aslı üstadı olarak Mevlevihane’nin musiki kuramcısı ve şeyhin kardeşi olan Abdülbaki Nasır Dede bilinir. Ney üflemeyi ondan öğrendiği söylenir. Mevlevihane’de aynı zamanda derviş olarak seyr-i sülukunu da sü rdüren Dede Efendi, 1799’da çilesini doldurarak “dede” unvanı nı kullanmaya hak kazandı. III. Selim tarafından da iltifatlara mazhar olan Dede Efendi bu dönemde sarayda dersler verirken, saraydan bir kadınla evlendi ve halihazırda Ah? ?rkapı-Akbıyık’ta bulunan kiraladığı eve taşındı. Dede Efendi şimdi müze olan evinde ölmedi. Hacca gittiği esnada koleraya yakalanarak hayatı nı kaybeden bu büyük üstad, Türk musikisinin en çok eser veren bestekârlar? ?ndan oldu.
Ahırkapı Büyük Roman Orkestrası
700 yıl kadar evvel, Balkanlar’a ilk geldikleri zamandan beri Roman Çingeneleri Avrupa’n? ?n bir parçası olmuşlardır. Kendilerini, insan veya kişi anlamına gelen “Rom” kökünden gelen “Roman” olarak adlandırırlar ve konuştukları dile de “Romanca” demişlerdir. Türkiye’de de Osmanlı döneminde daha çok Trakya illerinden İstanbul’a gelen Romanlar yahut çingeneler, bir yandan demirci ustası olarak çalıştırılırlarken, diğer yandan pek de rahat olamamışlar, Osmanlı’nın ataerkil yapısı ile kendilerinin göçebe toplumsal yapılarından getirdikleri, yerleşik toplumlarla çoğu kez uyuşma sorunu yaşanan ahlaki değerleri ve eğlence düşkünü hayat biçimleri nedeni ile zaman zaman sürgün edilmişlerdir. Marmara kıyısındaki sur kapıları iç erisinde Samatya’da mekan tutmuşlarken buradaki Ermeniler ile uyuşmadı klarından dolayı devrin sadrazamına şikayet edilmişler, paşa da onları buradan sürmüştür. İstanbul’un çeşitli bölgelerine dağılan çingenelerin mesken tuttukları yerlerden birisi de burası olmuştur.
Ahırkapı, Türk Romanlarının uzun yıllardan bu yana yerleşik hayata geçtiği semtlerinden biridir. Ahırkapı Roman Orkestrası’nın çıkarttığı müzik albümü, Ahırkapı semtinde mesken tutmuş Türk Romanlarının geleneksel yaşam tarzını, müzik yoluyla ifade ettikleri uzun, titiz ve yorucu bir çalışmanın ürü nüdür.
Ahırkapı Büyük Roman Orkestrası, aynı mahallede b? ?yümüş, kader birliği yapmış 26 müzisyenin biraraya gelerek oluşturduğu T? ?rkiye’nin en büyük roman orkestrasıdır.
Yıllarca sokaklarda ve bulabildikleri her platformda kendi kültürlerini müzik vasıtasıyla ifade etmeye çal? ?şan roman müzisyenler, Armada Otel’in sahibi Kasım Zoto’nun ç abalarıyla biraraya gelerek orkestra halini almış ve Sony ile yaptıkları dünya ç apında anlaşma sonucu ilk albümlerinin kayıtlarını tamamlamışlardı r.
Kaynakça
- Sarkis Sarraf Hovhannesyan, Payitaht İstanbul’un Tarihçesi, Çev: E.Hançer, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1996
- E.Hakkı Ayverdi, Osmanlı Mimarisinde Fatih Devri, Cilt IV, İstanbul Fetih Cemiyeti, 1987
- E.Hakkı Ayverdi, Fatih Devri Sonlarında İstanbul Mahalleleri, Şehrin İskan ve Nüfusu, Ankara, 1958
- Murat Belge, İstanbul Gezi Rehberi,Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1994
- P.Ğ. İnciyan, 18. Asırda İstanbul Hayatı, Çev: Hrand D. Andreasyan, İstanbul Fetih Cemiyeti, 1976
- Necdet Sakaoğlu, Nasıl Bir Şehirde Yaşıyoruz, İstanbul’un Tarihi Kimliği, S.10 Kentim İstanbul-İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayını, 2003
- Eminö nü Camileri, Mehmet Doğru, Yüksel Kanar, Süleyman Mollaibrahimoğlu, Mehmet Ali Aslan, Kemal Kızgın, Eminönü Camileri, İstanbul Diyanet Vakfı Eminönü Şubesi Yayınları, İstanbul, 1987
- Wolfgang Müller-Wıener, Bizans’tan Osmanlı’ya İstanbul Limanı, S: 9, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul- 1998
- Orhan Erdenen, Adım Adım İstanbul, Ahırkapı Feneri’nden Rumeli Hisarı’na 2700 yıllık bir yolculuk, Kentim İstanbul-İstanbul Büyü kşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları, S: 5-6, 2003
- Doğan Kuban, DBİA Arkadiani Maddesi, Cilt 1, S: 305
- Semavi Eyice, DBİA Büyük Saray Maddesi, Cilt 2, S: 346-447
- Semavi Eyice, DBİA Aslanhane Maddesi, Cilt 1, S:325-326
- Albrecht Berger, DBİA Topoi Maddesi Cilt 7, S:294-298
- Semavi Eyice, DBİA Mangana Sarayı Maddesi, Cilt 5, S: 295-296
- DBİA Bukoleon Sarayı maddesi, Cilt: 2, S:327
- Albrecht Berger, DBİA Hodgetria Maddesi, Cilt 3, S: 82
- Albrecht Berger, DBİA Bukoleon Limanı Maddesi, Cilt: 2, S:327
- Albrecht Berger, DBİA, Faros Maddesi, C: 3, S:258
- DBİA, Ahırkapı Feneri Maddesi C:1, S:104
- Ziya Nur Sezer, DBİA Akbıyık Hamamı Maddesi Cilt I, S:153
- Baha Tanman, DBİA Akbıyık Mescidi ve Tekkesi Maddesi, Cilt I, S:152-153
- Emine Naza, DBİA Mahmud Ağa Camii Maddesi C: 6, S: 265
- M. Baha Tanman, DBİA İshak Paşa Cami Maddesi, Cilt 6, S:197
- M. Baha Tanman, DBİA İshak Paşa Hamamı Maddesi, Cilt: 6, S: 19
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
